|
Atatürk ve sosyal sınıf ilişkileri : Yazar soruyor : "Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek : "- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! " demişti. Hanım şaşırarak : " Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?" demesi üzerine : "- Ha, işte... Onu da sen bilmezsin, kızım." cevabını vermişti.
Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor, yahut eziliyordu.
Cumhuriyet çağında kapitalizm gelişim karakteristiğini bize en iyi anlatanlar, ekonomi politiğe en az önem veren edebiyatçılarımız olmuştur. Birinci Cihan Savaşı kadar süren Milli Kurtuluş Savaşından sonra Türkiye duman tüten bir yangın yerine dönmüştü. Yalnız Ankara için yazılan şu satırlar, Bolu, Zonguldak, Yozgat ve hattâ Kayseri için de doğru sayılan açıklamadır : "Vilâyetin bütün çift toprakları bir kaç ermeni bankerin rehini altına girmiştir. Küçük esnaflıktan ve zanaatlerden ithalât - ihracat tüccarlığına, verimli ziraate kadar bütün milli ekonomi hristiyanların tekeli altında idi. Türkler : rençber, asker, memur, vakıfçı ve derebeyi idiler." "Hıristiyan halkı tasfiye etmekle, memleket ekonomisini köklerinden sökmüştük. Heryerde bağlar bozulmakta, zeytinler yabânileşmekte veya kesilmekte, balık avcılığı ölmekte, çarşılar kapalı durmakta idi." "Ermeni tehciri sırasında Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir mahallelerini yakmışlardı. İzmir'den Uşak'a doğru yalnız tüten harabeler ve yıkıntılar..." (Falih Rıfkı : Çankaya, s. 419) vardı. "Sıfıra inen vatan yoksullukların parasıyla yapılacaktı." (Keza, s. 420). Bu nasıl olacaktı? Türkiye, tarihsel devrimlerden sonraki durumdaydı. Osman Gazi zamanındaki gibi yeniden fethedilmişti. Millet Fatih Kahraman gazilerin ardında ordulaşmıştı. Her şey baştaki ULU KİŞİ'lerden bekleniyordu. En büyük kahraman "Tek adam" Mustafa Kemal Paşaydı. "Sözüme dikkat ediniz. Atatürk bir büyük Türktür. O kadar büyük bir stratejidir." (Fâ. 450). Sırf tek insan kişi olarak onun da bir maddesi ve bir mânası vardı. Anlamca düşünüş ve davranışında ister istemez idealistti; dünyanın kültür üzerine oturduğuna inanıyor, dünyayı ancak kültürle değiştirme metoduna güveniyordu. Oysa : "Atatürk, bizim Harbiye'de yetişmiş olanlar gibi, ister istemez hafifçe kültürlü idi" (Fâlih Rıfkı : Çankaya, s. 612). Gönülce, bütün Fâtih Gaziler gibi "Meclis" severdi. Gerçi "Elinin bir hayli sıkıca olduğunu söylemeden geçemem.", (Fâ., 543) Ama : "Bir gün barışmıyacağı hasım, bir bağışlamıyacağı suç yoktu." (Fâ., 560) "Atatürk kendini alaya alabilecek kadar ince görüşlü ve tatlı düşünüşlü idi." (Fâ., 483) Yeşilaycı değildi. Ahmet Rasim'in şu fıkrasından hoşlanırdı : "Bir eşeğin önüne bir kova su, bir kova rakı koysanız, hangisini içer? - Tabii, suyu. - Neden? - Eşekliğinden." İçilirken : "Uzakta bir işçi çocuğu bizi seyrediyordu. Atatürk : - Gel çocuğum buraya, dedi. - Bir eşeğin önüne bir kova su, bir kova rakı koysalar, hangisini içer?.. Çocuk önümüzdeki kadehlere bakarak : - Rakıyı efendim, demesin mi? Atatürk gülerek : - "Aman, neden olduğunu sormıyalım demişti." (Fâ., 519) Bu gibi SOFRA'lara hep bilginler de toplansa, her kültür eksiği giderilemezdi. "Paşa babasının tuttuğu Avrupalı mürebbiyeden anası karnında yabancı dil öğrenmemişti." Karlsbadda Fransızca hattı defteri vardı. Hoca düzeltmesinden geçmiş fransızca romanları olduğu göze çarpıyordu.. İşaretler, Atatürk'ün pek iyi konuşamadığı fransızcayı iyi anladığını gösterirdi. Almancaya pek merak etmemişti.. Fakat ölünceye kadar okuyarak kendi kendini tamamlamıştır." (Fâ. 612). Sakarya savaşını lâmbayla izlediği odacığında Napolyonun heykeli vardı. "Peygamber Muhammed ve padişah Fâtih kumanda vasıflarına hayran oldukları arasında idi. (Fâ., 613) "Wells'in tarihi de onu türkçülerin tarih anlayışına ısındırmıştı... Yazı dilinde Edebiyat'ı Cedideden geri, Namık Kemal mektebine yakındı." (Fâ., 441, 442). "Lider olarak Mustafa Kemal ve Hükümet Başkanı olarak İsmet Paşa : iyi fikirlerin yürümesi için herkese yardım etmeye hazırdılar. Ama, bu fikirlerin hepsini kendi kendilerine yaratamazlardı." (Keza, s. 380). Gerçekçilik bu olmakla birlikte, sosyal-politik durum gibi, kahramanın mizacı ve üslûbu da "Fikirlerin hepsini kendi" yaratmak eğilimindeydi. Yukarıdan kültürle yeryüzünü düzeltme azmine örnek "Güneş Dil Teorisi" sona ererken, yenilgiyi kabul etmiyen şu sözlerdir : (Yazara dert yanar) "Dili bir çıkmaza saplamışızdır, dedi. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız!" (Fâ., 452) "İyi fikir", "Kötü fikir" ayırdı bir yana, hiç bir işi başkasına bırakmamak için, en azından beden sağlığı ve ömür mucizeleri gerekirdi. Atatürk ise, bu iki bakımdan bile talihsizdir : "Eskidenberi böbrek hastalığı çekmiş... 1919 da Samsun'a çıktığı zaman beş altı saatte bir sıcak banyo ile ancak rahat edebilecek.. durumdadır... 1924'te kalb krizi teşhisi konan bir göğüs ağrısı geçirmiş...1927 de bir enfarktüs krizi... Almanya'dan 2 profesör... Gece hayatına ve içkiye son vermek lâzımdı. İlk defa o yılın temmuzunda İstanbul'a gelen Atatürk eski yaşayışına devam etti." (Fâ., s. 460). Bütün bunlar milletten kıskançca saklanmış, ancak ölümden sonra kısmen açıklanmıştı. Ama, kahramanın çevresini saranlar her şeyi iyi biliyorlar ve iyi sömürmeyi becermekten geri kalmıyorlardı. Şimdi haber veriyorlar : "Atatürk'ün eşsiz ve hayret verici sağduyusunu hayli zedeleyen hastalık buhranları.." (Fâ., 455) adım adım izleniyordu. "Yarım saat öncesi bile hâfızasından silinip gitmişti. Nihayet 56 yaşında idi." (Fâ., s. 463) Dolayısiyle "Eserini neticelendirmeye ömrü yetmedi." (Fâ., 455).
İNÖNÜ VE ÇAKMAK
"Eser" kimlerle yürüyecekti? İstiklâl Savaşının zafer üzerine parlayan ve büyük kahraman ölünceyedek sönmeyen "Teslis"inde Atatürk'ün gerisinde iki baş kutsallaştırılmıştı: İsmet Paşa (Sivil Hükûmet), Mareşal Fevzi Çakmak (Askeri güç). Ordu gibi Türkiye'nin biricik gerçek üstün gücüne rakipsiz başlık eden "Fevzi Paşa, 1919 yılı, Sivas'a niçin gelmişti?" "25 Kasımda Cafer İlhami beyin başkanlığında bir heyet, Amasya'dan Sivas'a gelmişti. Aralarında Fevzi Paşa (rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak) da vardı. Müzakerelerimizin en hararetli bir gününde idi. Heyetin bu ansızın ziyaretine bir anlam verememiş olmakla beraber iyi de karşılamamıştık. Aynı gün ?Kâzım Karabekir Paşa, Fevzi Paşa ile konuşmuştu. Rahmetli Karabekir'in sonradan bana anlattığına göre, Fevzi Paşa, geliş sebeplerini şu cümlelerle açıklamış : "- Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşalar muhteris ve menfaat düşkünüdürler. Yalnız sana istinad ediyorlar. Şunu iyi bil ki, eğer Mustafa Kemal Paşa başa geçerse, ilk işi seni imha etmek olacaktır. Bu hususta tanıdığım bâzı kimseler, hattâ en güvendiği İsmet bey (yâni İsmet İnönü) ile Samsunlu Şefik bey de bu kanaattedirler. Mustafa Kemal ve Fuat Paşaları derdest ve iyzâm (yakalayıp göndermek) vazifemdir. Kendilerini yakalayıp İstanbul'a götüreceğim. Sen mümanaat etme (karşı koyma.) "Karabekir Paşa, bu sözlerden çok müteessir olmuştu. Milletin kurtuluşu uğrunda her tehlikeyi göze alarak ortaya atılan arkadaşlarının tutuklanmasına razı olamıyacağını, bu gibi tahribat ile uğraşılarak Türk milletinin ölümünü çabuklaştırmaktansa, kendisinin de bir an önce Anadolu'ya gelip saflarımızda yer almasını rica etmiş ve paşayı iknaa muvaffak olmuştu. Fevzi Paşa vaziyeti anlamış, verilen vazifeyi yerine getirmekten vaz geçmiş ve bizimle de konuştuktan sonra İstanbul'a dönmüştü." (General Ali Fuat Cebesoy : Milli Mücadele Hâtıraları, c. l, s. 250, İst. 1953). Bilindiği gibi Fevzi ve İsmet Paşaların o zamanki kehanetlerine göre : Karabekir ve Fuat Paşalar zafer üzerine politika alanında "imha" edildiler : yerlerini İsmet ve Fevzi Paşalar aldılar. Fevzi Paşa, Atatürk sağ kaldıkça gedikli Genel Kurmay Başkanı kaldı. Davranışları tam bir Osmanlı Paşası davranışıydı. Dış politikada şöyle göründü : "Meselâ, Müşir Fevzi Paşaya Bakü'yü vaad etseler ve bu vaad üzerine aleyhimize bir ittifak arasalar, Fevzi Paşa bunu reddetmez." (Fâ., 668). İç politikada Paşanın Çakmak'lığı başka türlü olmadı. Atatürk'ün : "Hiç şüphesiz, Genel Kurmay gibi, kipert paftalarını Türkiye'de sattırmamak da aklından geçmezdi." (Fâ. 495). Ama Çakmak Paşanın aklından çok daha ilginç biçimli memlekette "Kuş uçurtmama"lar dolaşırdı : "İzmit körfezinde kuş uçurtmayan Genel Kurmay Başkanı : "- Pekâlâ pekâlâ, bir gün Yalova'nın 5 kilometre berisine bir top koyarım. Meseleyi hallederim" demişti." (Fâ., 494). Atatürk'ün "alter ergo"su (ikinci benliği) İsmet Paşaydı. Kahramanın ölümünden önce değişmez başvekildi, ölümünden sonra "değişmez şef" oldu. "İsmet Paşa hiç bir zaman ihtilâlci olmamıştır... Atatürk onu arayıp bulmasaydı, onun kendi normal meslek hayatı içinde ne olacaksa onu olup ömrünü öyle tamamlıyacağına hükmetmek doğru olur." (Fâ., s. 471). "O bir nizam adamı, hiyerarşi adamı idi." (Fâ., s. 472). Milli Kurtuluş Hareketi bütün kahramanları sürüklemeseydi, ne olacağını İsmet Paşanın kendisinden başka hiç kimse daha iyi anlatmamıştır. Mütareke yılı Zeyrek'te, Kâzım Karabekir Paşanın ağabeysine ait bahçede karamsarlaşırken şöyle demişti : "Gördün mü Kâzım... Hiç umudum kalmadı. Köylü olalım. Askerlikten istifa edelim. Senin kaç liran var? Birleşelim. Kâzım ağa, İsmet ağa olalım. Çiftlikte hayatımızı sürükleyelim." (Kâzım Karabekir; İstiklâl Harbimiz, s. 7). Atatürk kişinin başlıca "Devrim"lerini yürütecek kişi bu idi : "Hiç bir zaman devrimci olmamış", "Düzen" (Türkiye'de o zaman var olan prekapitalist sermaye temelli yabancı finans kapital düzeni ve "Hiyerarşi" Daha çok derebeyiliğe has rütbe ve mevki basamaklarına uyuş) adamı, Anadolu'da Bâbil çağından beri yaşaya gelen ağalardan biri "İsmet Ağa!.." Osmanlı geleneğinden beri paşalarımızı "Toprak çekiyordu : Atatürk te, hemen zafer ertesi, Silifke'de Bodosaki'nin çiftliğini, mütegallibeye kaptırmamak için, genç bir gazeteciyi aracı yaparak ihaleyle satın aldı. (Milliyet, 1965, Nisan, makale). Ve her ilde örnek çiftlikleri kurmuştu. En "insanüstü" kişiler de, en son duruşmada, Hazreti Muhammed'in dediği gibi : "Mâ ene illâ beşerün misliküm : Ben de sizin gibi insandan başka bir şey değilim" derlerdi.
ATATÜRK'Ü ÖLDÜREN NEDENLER
Türkiye'nin son yarım yüzyılına kişiliklerinin damgasını vurmuş görünen iki kahramandan birinin "İhtilâlci", ötekisinin "Nizamcı" karakterleri bu bakımdan birbirini tamamladı ve sosyal eğilimde ortak yanlarını kaynaştırdı. "Ulu önder", gene tarihsel devrimler geleneğine dayanarak, karşısına çıkabilecek herkesi, önce acı güç kullanamıyacak "sivil" durumuna soktu : "Kuvayı Milliye zamanı uzaktan yakından politikayla temas eden ne kadar kumandan ve subay varsa, yaverlerine kadar, hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır." (Fâ.; s. 345). Burada kişi kaprisi değil, enkonsiyanın etkisi gibi derinlere işlemiş sosyal eğilim kendine yol açıyordu. Netekim, kadim Pers Devletinden beri yerleşik olan : Askeri-sivil güçleri bölme tekniğine uygunca, Atatürk, hemen bütün devlet işlerinden "Yüce Hakem" rolüne çekildi : "Yalnız. dış politikaya devamlı bir ilgi göstermiştir. Bunun dışında Hükümet İsmet Paşaya, Ordu Fevzi Paşaya emanetti. Bazı meselelerde şikâyet ve tenkitler üzerinde müdahaleler yapmak ve hakem rolünü oynamaktan başka Hükümet işleriyle pek yorulmazdı." (Fâ., s. 350). "Hükûmet işleriyle pek baş ağrıtmamıştır. Bütün inkılâplar Atatürk' ündür. Dış politika, bâzı bayındırlık (imar) işleri, Orman Çiftliği, Yalova, Florya vs. gibi... Bir de dil ve tarih dâvalariyle uğraştı." (Fâ., s. 472). En basit dil işinde : "İşi başkalarına bırakamam" diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal determinizm dendi. Varolan sosyal "DÜZEN"e ve "HİYERARŞİ"ye kart blanş verilmezse yaşanmazdı. "O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna harcamasından topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı." (Fâ., 508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir : Atatürk kendini yazık ki harcamıştır. Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule hanıma gazeteci soruyor : "Büyük Atatürk birçok işler yapmış... Acaba, bunların içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?" Hanım, düşünmeye lüzum görmeden şu cevabı verdi : "- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu... Daha doğrusu onlardan hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler yapmak, daha büyük inkılâplar yaratmak niyetindeydi..." (Milliyet, 16 Kasım 1955 : Ağabeyim Mustafa Kemal no : 7). Şimdi gericilerin ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini gözönüne getirelim. Her keyif veren zehir : hayat baskısına enkonsiyan protestoda bulunmak için taksitle intihar etmektir. Atatürk'ü içki intiharına götüren içgüdü ne idi? "Daha büyük inkılâplar yaratmak niyeti"ni gerçekleştirememek baskısı. Bay Fâlih'in kendisi yazıyor : "Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi." (Fâ., 493). Demek Ata'yı içkiye sardıran şey, "Kendini boşuna harcaması" : dileğine rağmen "Daha çok şeyler" yapamıyacak ortamda kıvranmasıydı. Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor, yahut eziliyordu. Düşünce ve sınıf alanından iki canlı örnek : Atatürk ve düşünceleri : "Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk'ün âdetiydi. Kalabalık arasında : "- Bunları gazetene koyarsın" derdi. Pek çok defa bu diktelerde bir "Dikişsizlik", bir "Gelişi güzellik" olduğu için, biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde : "- İyi ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir." derdi." (Fâ., 473) deniyor. Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek istermiydi? Fakat, işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile, Atatürk'ün düşüncelerini sansür edebiliyordu. Atanın "Dikişsiz" sayılan düşünceleri nelermiş? Gerçekten öyle bile olsalar, onları o hâle getiren kimlerdi? Atatürk ve sosyal sınıf ilişkileri : Yazar soruyor : "Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek : "- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! " demişti. Hanım şaşırarak : " Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?" demesi üzerine : "- Ha, işte... Onu da sen bilmezsin, kızım." cevabını vermişti. Bu devrin, kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran hususiyetlerden gelir." (Fâ., 354)... Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın çevresini dileğince yaratıp yokedebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk, bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf insanlarını kontrol altına alamıyordu. KAYNAK : TÜRKİYE'DE KAPİTALİZMİN GELİŞİMİ Dr. Hikmet KIVILCIMLI http://www.onergurcan.org/ |