Boyumu geçmeyen sularda yüzmeyi bilmeden önce, en derin yolculuklara sessizce bir çekiliş sonrası gibiydi yalnızlık.
Bir ayağı kırık martı seksek oynar gibi yürürken sulara, aç kedilerin parlak gözlerinde ölümcül bir sevinç, tek perdeli ayakla nasıl kanatlanacağını düşünüyordu sulardan gökyüzüne. “ Ah! O çocuğun attığı taş değmeseydi ayağına;” sürünün dışında kalan zorunlu bir yalnızlık hikayesi başlangıcı…
Atarken gülümsemişti çocuk ya da gülmekle öfkelenmek arasındaki dudak çapkınlığının gözlerine yansıyan izleniminde; “ Anne bak; kırdım ayağını martının! “ demişti.
Eski cezaevinin gölgesindeki çay bahçesinde oturan kıvırcık ve uzun saçlı, sarışın uzun boylu kız çocuğunun öfkesine ilk o vakit tanık oldum. Gözlerinde yaşlar birikmiş bir bulut, tıpkı bu Kuzey Elleri gibi fırtına bekçilerine ıslık çalıyordu. Anne: “ sizi bu kadar üzecek bir şey yapmadı ki çocuk, neden bu kadar sinirlendiniz, alt tarafı bir martı, bir kazadır oldu işte, bende istemezdim böyle yapmasını ama! “ gibi özür diler söylemine, kız çocuk hiç yanıt vermedi.
Suskunluk göğü karartan siyahi bulutlar gibi gözlerinde gezinirken, oturduğu yerde sağ ayağının dimdik bükülmeden durduğunu gördüğüm an, martının yanına gidip elime aldım. Taş ayak perdelerinin bir tarafını yırtmış, sektiği içinde kırık gibi gözüküyordu. Yanına giderek; “ Fazla zarar vermemiş, perdesi yırtılmış sadece, tuzlu su da birkaç günde geçer. Al biraz sev istersen! “ diyerek uzattım martıyı. Susan gülümsemelere tanıklık etmek, çok şey anlatırdı insana, tıpkı kız çocuğunun gözlerindeki gibi.
Gökyüzünde kar habercisi kar bulutlarının arasından sıyrılmaya çalışan mavilikler, küçücük bir rüzgar esintisinden sıyrılan aydınlıklar gibi.
- Eminsin de mi iyileşecek? - Tabii ki de eminim, yoksa bırakırdım suya, en azından kedilere yem olmasın diye.
Gülmeni eksiltme olur mu kendinden, hayat her şeye rağmen yaşanacak kadar güzel. İstersen götür sen bak ama onlar evcil değil denizsiz yapamazlar. Taşı atan çocuğun, şımarık bir tavırla; “ Oh! Canıma değsin kırdım işte ayağını, kırdım! “ söylemine annesine dönerek, “ Çocuğunuzu alıp gider misiniz lütfen!” dediğim sırada kaval kemiğimde çocuğun tekmesini hissettim. Bir yandan da “ Ver o kuşu bana, kanatlarını da yolucam.” diye çığlıklarken. Elimin tersi yüzünün kızgınlığında patladı ani bir refleksle. Şaşkınlık ve suskunluk çocuğun sesinde yankılanır gibiydi. “ Anne gözümde yıldızlar uçuşuyor.”
- Sizin hiç çocuğunuzun canı yandığı zaman canınız yandı mı? diye sordum - Karakola şikayet edicem sizi, göreceksiniz gününüzü, bacak kadar çocuğa öyle vurulur mu? Terbiyesiz şey. - Sizin hiç çocuğunuzun canı yandığı zaman, canınız yandı mı? diye tekrarladım. Anne şaşkın baktı bir süre - Tabii ki yanar evladım o benim. - O martı da benim evladım, benim de canım yandı. Ödeştik. Size hiçbir hak başka bir canlıya işkence etme hakkını veremez. Şimdi gidin buradan, buradayım ben. Polisler geldiği vakit burada bulur emin olun. Ben size can yakmanın nasıl bir şey olduğunu gösterdim hepsi bu.
Geçtiğimiz günlerden birinde Sinop’ta yaşadığım bu olay, bir ayağı sakat kız, ayağı kırılan martı ve çocuk ve anne…
Engelli kızı; Güneydoğu coğrafya insanı desek, ayağı kırılan martıyı; öldürülen o insanlar, çocuğu silahlı güçler ve Ana’ yı da devlet desek. Sanırım güzel bir benzetme olur.
Ne kadar kolay değil mi öldürmek. Yok etmek. Kin üretmek, kin biletmek. Yüzünüzden, gözünüzden, ağzınızdan yüreğinizden, velhasıl her yerinizden oluk oluk kan akıyor. Yıllar sonra başka bir Kürt katliamının tarihine imza atıyor devlet faşizmi. Üstelik yirmi birinci asırda. Dişleri bile çürümüş kapitalizmin faşizan güç gösterisi savunmasız insanlara. Emperyalizme uşaklık adına.
Sizin uçaklarınız bombalarınız var, süregen devletin bekasını korumak adına belirlediğiniz stratejileriniz. Ama sizin insan damarlarınızda insanlık yok. Dini bütün sözde vecibelerinizde tanrısızlık ilahi vicdanlarınızı çürüten kapitalizmin olmazsa olmaz farzı, sünneti kendinden menkul bir halkın katliamı.
Akşam yataklarınıza yattığınızda dua ediyor musunuz; Tanrım bugün senin için Otuz Beş can daha aldım diye. Bütün bu vecibeleriniz sizleri cennete taşıyacak emin olun. Cehennem dünyalığımızı bize bırakın. Maaşlarınıza zam yapın, asgari ücreti de Yedi Yüz lira falan. Bizim gibi cehennemliklere yeter de artar bile.
Tarihe bırakılmayacak hesaplar bırakıp gideceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Kini bilemek, keskin bıçağın iki yüzüne benzer. Rüzgar hangi yandan esiyorsa o yana gider.
Önümüz yılbaşı, barış sevgi dostluk dolu bir yıl dilemek isterdim bütün dünyaya ama olmuyor işte. Gaziantep Haberler |