Dönemin Başbakanı ve AP Genel Başkanı Süleyman Demirel haberlerde ve utanmazca konuşuyor. “Çorum’da ne olmuş, komünistler camiyi bombalamış ve ülkücüler ise devlet güçlerine yardımcı olmuş. Bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz” diye kükreyip katliama adeta onay veriyordu. Soruların ısrarı üzerine de “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın!” diye de utanmazlığına devam ediyordu.
Bugünlerde 12 Eylül 1980 darbesi sorgulanıyor ve bu kapsamda Çorum olayları da araştırılıyor. Ben de o dönemde 17 yaşındaydım ve Çorum'da yaşıyordum. "Cuma saldırıları"nın merkezinde ve linçten kurtulan birisi olarak yaşadıklarımı paylaşmak istedim.
Sanat okulunda lise öğrencisiyim. Ders yılının son günleriydi. 28 Mayıs 1980 sabahı, her gün olduğu gibi okula gidiyorum. Evimiz okula yakın, Terlemez Evleri diye bilinen, sağcı - solcu, Alevi - Sünni halkın iç içe yaşadığı bir semtti. Bir yönüyle, sol mahalleye yakın, bir yönüyle ise, sağcı ağırlıklı Sigorta semtine... İkisinin arasında, yani cephede idi. Evimiz sanat okuluna beş dakikalık yürüme mesafesindeydi.
Okula gidiyorum, ancak o gün okulda bir tufaflık var. Alışıldığı üzere sağ görüşlü öğrenciler, sanat okulu karşısındaki terminal girişinde toplanıp okula polis nezaretinde öyle giriş yaparlardı. Akşam çıkışında da orada toplanır, yine polis eşliğinde toplu halde evlerine giderlerdi. Tuhaf ama o gün terminal girişinde yoklar.
Sol görüşlü öğrenciler ise Milönü semti çıkışında toplanır ve Cengiz Topel Caddesi üzerinden Bakırcılar Çarşısı altından yine polis nezaretinde (!) okula giriş yaparlardı. Akşam ise yine toplu halde çıkılır, sık sık slogan ve marşlarla Milönü semtine doğru hareketli, çoğu zaman polisle çatışmalı yürüyüşler yapılırdı.
Devrimci ğrencilerin toplu geliş-gidişlerinin nedeni, sağcılara tek yakalanıp saldırıya uğramamak üzere bir tedbirdi. Aksi halde tek yakalandığında lince varan dayaklara maruz kalmak olası idi. Sağcı öğrenciler ise azınlıkta oldukları için toplu gelirlerdi okula... Alıştığımız rutin okul giriş çıkışları böyle olduğu için, 28 Mayıs günü bir tuhaflık seziliyordu. Sağcı öğrencilerin öne çıkanlarından hiç biri o gün okulda görünmüyordu. Saat 08:00 - 08:30 sularında, sıra ile sınıflara giriş için hazırlık yaptığımız saatlerde kentte hava gerginleşti. MHP'li Bakan Gün Sazak'ın 27 Mayıs 1980 günü öldürülmesini fırsat bilip Müzenin altında toplanan faşistler, “Sazaklar ölmez”, “Komünistler Moskova'ya”, “Çorum Komünistlere mezar olacak” gibi sloganlar atarak Ticaret Lisesine ve bizim bulunduğumuz Sanat Okuluna doğru saldırıya geçti. Devrimci öğrenciler toplanıp, karşı sloganlar atmaya başladı. Saldırılar taşlamaya dönüşünce sınıflara girip, sıralarımızı koridorlara çıkarıp, koridora ve kapı girişlerine barikat oluşturup bir süre marşlar çalıp, sloganlar atarak bekledik.
Okula jandarma ve polis geldi. Okul müdürü ve öğretmenlerin araya girmesi ile barikatlar kaldırıldı ve bahçede toplanmaya alındık. Bu arada gelen ilk haberlerden anlıyoruz ki, faşistler solcu ve alevi işyerlerine de saldırmış. Saldırı bizim okullarla sınırlı değil.
Okul bahçesinde tek tek üzerlerimiz arandı ve beklemeye başladık. Yine sloganlar ve marşlar eşliğinde Birkaç saat oturduktan sonra jandarma eşliğinde evlere gönderildik.
ÇORUM İÇİN DÜĞMEYE BASILMIŞTI...
Devlet ve polis desteğine rağmen faşistler Milönü semtine giremiyordu. Milönü direnişin kalesi haline geliyordu. Mahalleli, gündüzleri barikat başında beklerken, geceleri ise devrimci gruplar olası faşist saldırı yerlerini tutuyor, faşistlere göz açtırılmıyordu. Sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen, faşist gruplar sokaklarda cirit atıyor. Polis ve jandarma takibi yapılmıyordu. Oysa başta Milönü olmak üzere, sol mahalleler ablukaya alınıyordu. Polisin cesaret edip giremediği bu mahalleler daha çok jandarma tarafından kontrol altında tutuluyordu.
O zamanlar Ankara - Samsun Karayolu Milönü semtinden geçtiği için, Cengiz Topel Caddesi Eti Lisesi önü barikatların merkezi olmuştu. Vali yolun trafiğe açılmasını istiyor, jandarma çatışmadan kaçınıyor, halk ise barikat başında slogan ve marşlarla nöbete devam ediyordu. Devrimci gruplar Maraş deneyiminden biliyorlardı almaları gereken tutumu. Ne demişti Maraş'ta devlet, “barikatları kaldırın, devlet sizi koruyacak.” Sonra görüldü ki, devlet aslında faşist saldırıların önünü açmak için barikatları kaldırıyor. Savunmasız bırakılan halk, devlet desteğinde sivil faşistlerin saldırısı ve hunharca katliamlarına maruz kalıyordu. Sonuçta, Maraş'ta çoğu çocuk, kadın, yaşlı ve savunmasız 150'den fazla Alevi vatandaş kalleşçe katledilmişti.
Bunu bilen Çorumlu devrimciler dikkatli ve hazırlıklıydı. Verilen sözler üzerine barikat geçici olarak kaldırıp şehirlerarası yol trafiğe açıldı. Ancak olası saldırıları önlemek üzere halk, yol kenarlarında bekledi ve Milönü meydanından hiç ayrılmadı. Birkaç saat sonra, Belediyeye ve bir milletvekiline saldırı yapıldığı haberi geldi. Ardından Milönü’ne doğru Gazipaşa İlköğretim Okulu tarafından saldırı olacağı söylentisi üzerine, kitle harekete geçip, barikatları yeniden ve çok daha güçlü bir şekilde kurup, Gazipaşa tarafına kitlesel yürüyüşe geçti. Sloganlar, sokakları inletiyor, halkın ve devrimcilerin kararlılığı ve heyecanı doruğa çıkıyordu.
FAŞİSTLER OLAYLARI ALEVİ - SÜNNİ ÇATIŞMASINA DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR...
Devrimcilerin direnişi ile amacına ulaşamayan faşitler, yeni saldırı planları yapmakta gecikmediler. Birdenbire sağ-sol çatışmaları olarak başlayan süreç Alevi -Sünni çatışmasına evrildi. Bunun üzerine, sağ mahallelerde oturan Alevi vatandaşlar hızla Milönü ve sol mahallelere taşınmaya başladı. Sol semtlerde oturan ve tedirgin olan Sünni vatandaşlar ise özel bir itina ile korunmaya alındı. Yıllardır devrimcilerin güvenini kazanan Sünni ailelerin çok az bir kısmı dışında evlerini terk eden olmadı. Evlerini taşıyan Sünni ailelerin eşya taşıma işlerinde devrimci gençler hep yardımcı olduk. Mahalleden güvenli çıkışları sağlandı.
Sağ-sol çatışmasından umduğunu bulamayan faşistlar ve devlet, Alevi - Sünni ayrılığını körüklemeye başladı. Basın da bu yolda görevini yapıyor, gazetelerde ilk kez Çorum'un sosyolojik yapısına ilişkin yazılar çıkıyordu. Alevi ve Sünni mahalleler haritalar üzerinde gösteriliyor, sayısal veriler üzerine mahallelerin Alevi - Sünni rakamları tespit ediliyordu.
Bütün bunlara rağmen, Çorum, kararlı devrimci direniş sayesinde Maraş gibi bir katliamdan geçirilemedi. Çorum olaylarında öldürülen insanların bir çoğu sağ mahalleler içinde kalmış savunmasız Alevi yurttaşlardı. Üçevler, Terlemez evleri ve köylerden Çorum'a gelen, ya da Çorum'dan köyüne dönen savunmasız insanlar katledildi. Sağcı-solcu, Alevi-Sünni birlikte yaşadığımız Terlemez evlerindeki evimizi terk edebileceğimiz hiç aklımıza gelmemişti. Faşistler, "Alattin Cami önünden geçen Ekin Caddesini sınır yapacağız" dediğinde, sinirlenmiş, “mahallemizden bizi ölüm ayırır” demiştik. Mahalleli kendi arasında hiçbir sorun çıkmadan yaşayıp gidiyordu. Birlikte futbol oynadığımız ve mezhebini dahi sorgulamadığımız, bilmediğimiz Sünni arkadaşlarımız vardı. Bu arada belirtmek gerekir. Annem Bayburtlu bir Sünni, babam ise Çorum Kuşsaray köyü Alevisi idi. Mahallede solcu bilinirdik. Ablam mimli bir devrimci, eğitim enstitüsü mezunu yeni bir öğretmen, ağabeyim ise elde avuçta durmaz devrimci gruplar içinde deli fişek, bir delikanlı idi.
Babam yeni emekli olmuş ve olaylara konu Alaattin Caminin inşaatına harç koymuştu. Emekli ikramiyesi ile de, birkaç tane halı alarak camiye bağış yapmıştı. Namazında niyazında, kendi halinde ev ile Alattin cami arasında mekik dokurdu. Alaattin Caminin yapımı devam ediyor, o zamanlar inşaat olduğu için bodrumda namaz kılınıyordu. Babamın söylediğine göre, cemaat içinden, Alevi olması nedeni ile homurdanmalar, Alevilere hakarete varan konuşmalar yüksek sesle yapılmaya başlanmış. Babam, camiye eskisi gibi gönüllü ile gitmek istemiyor, tedirgin olduğu seziliyor ve çoğu zaman namazını evde kılıyordu.
Annem ise mahallede sevilen, herkesin yardımına koşan 'Bayburtlu yenge'siydi. Bir gün mahalle kadınlarından birisi, “Bayburtlu yenge sakın mahalleden gitme, sen Sünnisin. Sana (size değil) bir şey yapmazlar, ailen gitse bile sen kal" demişti. Hiç ağzından kötü söz duymadığımız annem, ağzını bozup kadının ağzının payını verdikten sonra derin düşüncelere dalmıştı. Çocuklarına hissettirmek istemiyordu ama sanırım kötü şeyler olacağını sezinlemeye başlamıştı. Babam güvenliğimiz için beni ve ağabeyimi köye göndermişti. 4 Temmuz Cuma günü İngilizceden bütünleme sınavım var ve sınava gireceğim için köyden bir kamyonun kasasında Çorum'a geldim. Bakırcılar Çarşısında inip eve gelirken farklı bir manzarayla karşılaştım. Mahallenin birkaç günde nasıl bu hale geldiğini anlayamamıştım. Duvarlardaki bütün eski sol sloganlar silinmiş, her tarafa TİBO, ÜGD, ÜYD, “Çorum komünistlere mezar olacak!” gibi sloganlar yazılmıştı.
Derme çatma kurulmuş olan barikatları aşarak, kırmızı çarpılarla işaratlenmiş olan Alevi ve solcu evlerinin arasından geçerek, kırmızı çarpı işaretli demir bahçe kapımızın üzerindeki zili çaldım. Babam kapıyı sessizce açıp, “Mahvolduk oğlum, bunlar hepimizi öldürecekler, gir çabuk içeri!" dedi. Ablam ise, “Faşistler her tarafa girdi. Gündüz vakti evleri işaretliyorlar, Çorum'u Maraş gibi yapacaklar” diye çırpınıyordu...
4 TEMMUZ CUMA, KATLİAM GİRİŞİMİ...
Benim İngilizce sınavım olaylar nedeni ile iptal edilmişti. Kentte garip bir sessizlik vardı o gün. Sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı tam da o gün kaldırılmıştı. Alevi komşular birbirine fısıltı şeklinde, “bugün evlerimizi yakacaklarmış, saldırı planları yapıyorlarmış” diyordu. Bunun üzerine bütün mahallede Alevi yurttaşlarda bir hareketlilik başlamış, kimisi traktör, kimisi, kamyon ile eşyalarını yüklemeye başlamıştı. Mahalle boşaltılıyordu. Babam at arabacılığı yapan amcamın oğlunu almış gelmiş ve yavaş yavaş eşyaları taşırız diyordu. Bu arada gelirken iki ekmek almış, "karnımızı doyuralım öyle taşırız eşyaları" diyordu.
Bizim evin karşısında ablamların evi vardı. Eniştem de bir kamyon getirmiş eşyalarını taşıyoruz. Tam bitirmek üzere iken, beyaz station marka Renault bir araç, silahla gelişigüzel ateş ederek eşya taşıyanları taciz etti. Birden eşya taşıyanlar panik içinde evlerine kaçmaya başladı. Sonra ne yapacağını bilmez bir şekilde tehlike geçince eşyalarını yüklemeye devam ettiler. Biz ise eniştemle hemen eve girdik. Bir süre bekledik, askeri bir cemse içinde jandarmalar geldi. Ablam plakasını aldığı aracı tarif edip jandarmaya verdi.
Saat on ikiyi geçiyordu. Ben bu arada beş yüz metre ileride genellikle solcu gençlerin mekanı olan Abidin’in kahvehanesine koşarak gidip yardım istedim. Herkes orada da tedirgin ve ne yapacağını bilmez bir halde bekliyordu.
Yeniden koşarak eve geldim. Kendi eşyalarımızı taşımaya henüz başlamamıştık. Ablamların eşyasını bitirmek üzere iken, saat 13:00'e yaklaşmıştı. Tam kamyona sobayı atıp, borularına yönelmişken, "Allah Allah Allah!" seslerini işitmeye başladık. Kamyoncu panik içinde arabayı çalıştırmış kaçarken eniştem son hamle ile kamyonun kasasına kendini zor attı. Bu arada elimde soba borularının bir kısmını kasaya fırlatıp, ben de bizim eve doğru koşmaya başladım. Ablam evimizden komşunun çocuğu Alper kucağında sokağa fırladı. Güvenli bir yere girmemiz gerekiyordu. Karşıda iki katlı evi olan bizim evden daha korunaklı Alevi Haççe yengenin oğlu Kazım abi balkona çıkmış, “çabuk buraya gelin” diye bağırıyordu. Ablam haydi diye komşunun çocuğu Alper kucağında Kazım abilerin evine koşarak kendini içeriye zor attı. Bu arada bizim evin köşe başında kirvemiz olan Fatma yengeyi ve kızları Nurcan'ı ve kaçışan Alevi komşularımızın dehşete düşmüş halleri ile “kaçın geliyorlar!” diye ağlayarak feryat içinde kaçışmalarını gördüm.
Ablam Alper ile kendini kurtarmış Kazım abilere sığınmıştı. Annem, babam ve ben sokağın ortasında kala kaldık. Bütün bu dehşet ve kaçışma üç beş dakika içinde olmuştu. "Allah Allah!" sesleri yaklaşmış, zincirlerinden boşanmış saldırgan bir güruhun gelmek üzere olduğunu gösteriyordu.
Annem ve babamı alıp Alevi olan bir komşumuzun bahçesine girdik. Sünni bir aile burada kiracı olarak oturuyordu. Deliler gibi kapıyı çaldık ama açan olmadı. Evin bahçesindeki her tarafı açık kömürlüğe sığındık. Bir köşeye sinip beklemek istedik ama buranın güvenliği sıfırdı. Babam, “burada bizi keserler, hadi çıkalım” dedi. Ablamların boşalttığımız evin duvarı ile bitişik olan ve yüksekçe olan duvardan önce annemi sonra babamı indirerek boş eve saklanmayı denedik. Fakat oranın da bir güvenliği yoktu. Vazgeçip tekrar duvarı aşıp Kazım abilerin eve yönelmek en mantıklısı idi. Tekrar önce annemi kucaklayıp duvarın üzerine çıkarıp, kendim duvarın öbür yanına atlayıp annemi indiriyorum, bu arada babam duvarın diğer yanında "hadi baba çık çabuk" diyorum. Babam çıkamıyor.
Babamın gözündeki dehşet, gözlerimin önünden hala gitmiyor. Duvara çıkmak üzere kendini zorluyor ama benden yardım isteyen faltaşı gibi açılmış dehşet gözlerle bakıp, çıkmaya zorlayıp hopluyor ve “çıkamıyorum oğlum” diyor. Tekrar duvarın öbür yanına bir sıçrayışta geçiyor, babamı kucaklayıp annemin yanına atıyorum. Tekrar bahçedeyiz. Bahçe kısmından Kazım abilerin evi görünüyor. Ablam tuvaletin küçük penceresine sandalye ile çıkıp, bakarken bizi görüyor ve çabuk bu tarafa gelin diye bağırıyor. Ablamı görüyorum ve o tarafa yöneliyoruz. Küçük bir bahçe duvarını da aştıktan sonra, Kazım abilerinin evine girebilmemiz için on metrelik bir alan kalıyor. Köşeye gelince, kafamı uzatıp bakıyorum, bizim evin köşesini yeni dönmüş kalabalık güruhu görüyorum.
Siması yabancı gelmeyen biri, tüfeğini kırmış, namluya fişek sürüyor. Ablam bağırıyor, “çabuk, çabuk, hadi ne bekliyorsunuz?” Son bir hamle annem ve babamın ellerinden tutup, köşeyi dönüp hızla Kazım abilerin evin bahçesine giriyoruz. Demir kapısı uzun dik merdivenlerden inmeden uzaktan iple açılan kapıdan, Yeter yengenin açmasıyla içeriye kendimizi atıyoruz. Kapının kapanması ile birlikte kapıya çok şiddetli taşların çarptığını ve Bir kaç saniyelik farkla linçten kurtulduğumuzu anlıyoruz.
Eve girdiğimizde bakıyoruz ki, oraya sığınan epeyce bir komşu var. Salondan, balkonuna yeni çamaşır serilmiş, bizim görünmemizi engelleyen çamaşırlar arasından bizim evi de gören bir açıdan caddede olanları izliyoruz.
TEK KELİME İLE DEHŞET!
Önceden planlandığı her halinden belli olan bir tertip söz konusuydu. Sünni mahallelerde her camiye bir adam yerleştirilmiş ve aynı saatte kurulmuş saat gibi “Alattin cami komünistler tarafından bombalandı. Allah için cihada, Allah için savaşa!” naraları ile insanlar kışkırtılmıştı. İnsanlıktan çıkmış yığınlar, kudurmuş gibi Alevi ve Komünist avına çıkıyordu..
"Allah Allah!" nidaları ile caddeye doluşan güruh, tam bir linç havasında çapulculuğa ve talana başladı. Çıplak gözlerle görüyoruz bütün yaşananları.
Sakalları belinde hacılar (!), kazma, kürek, balta, tüfek, nacak, keser, kalın sopalar ne bulmuşsa almış eline çıkmış Alevi-solcu avına. Çevreden ve mahalleden tanıdığımız sessiz sakin, ismini bilmediğimiz insanlar da güruhun içinde görülüyor. Kimisi tepkisiz evinin önünde çapulculara katılmak istemiyor ama yine de kendini zorunlu hisseden bir halde, elinde sopa ile evi önünde bekliyor.
Eşyalarını kamyon üzerinde can telaşı ile bırakıp kaçan Alevi vatandaşların önce kamyon üzerindeki eşyaları talan ediliyor, sonra ise kamyonlar ateşe veriliyordu. Gözlerimle görmesem inanamayacağım olaylar gözümün önünde yaşanıyor ve biz çaresizce izliyoruz. Askerler en önde çapulcu güruha pek müdahale etmeden adeta yol açıyor, onlarsa yakıp yıkarak ilerliyor. Tam bir dehşet!.. Gözlerimize inanamıyoruz. Devlet güçleri gözlerinin önündeki vahşeti engellemek bir yana destek oluyor.
Bizim evi sarıyorlar. Elinde balta olan uzun sakallı yaşlı adamlar demir kapıyı kırmak için defalarca kapıya baltayı vuruyor. Pencereleri taşla kırıp duvar yanına siper alıyorlar. Mimli ev, içindekiler ateş eder de vuruluruz diye korkuyorlar. Evde kimsenin olmadığını anlayınca, demir pencereleri sökmek üzere zorluyorlar ama başaramıyorlar. Elinde benzin bidonu olan birisi çatıya tırmanıyor ve benzini döküp yakıyor. Gözümüzün önünde evimiz yanmaya başlıyor. Babam, elinde avucundaki tek varlığı olan evinin yanışını dizlerini döve döve, “evimi yakıyor, Allahsızlar!” diye ağlıyarak izliyor. Bütün evleri yakıyor ve talan ediyorlar. Nasıl oluyorsa, ters bir rüzgarla çatısı yanmakta olan evimiz bir süre sonra sönüyor.
Bugün hala Çorum'daki evimizin demir kapısındaki balta izi ve çatısındaki yanık izi, yapılan tadilata rağmen orada öylece durmaktadır.
Hızını alamayan saldırgan güruh evleri taşlamaya devam ediyor ve içeri girmeye çalışıyor. Bu arada sokağı gördüğümüz salon içine taşlar yağmaya, kurşunlar balkona ve duvarlara çarpmaya başlıyor. Hemen çocukları gizlediğimiz mutfağa doluşuyor ve buzdolabını ve ağır ne varsa kapı arkasına barikat yapıyoruz. Salonda genişçe, bir somya var. Küçük çocukları somyanın altına, büyükleri yere oturtuyoruz. Pencere hizasında kimse kalmıyor. Kurşun gelirse hedef olmayalım diye, herkes çömelik vaziyette. Dışarıda gürültü dozajı artıyor. Sanki kapıyı kırıp merdivenlerden geliyorlar zannediyoruz ve bilinen sonu bekliyoruz. Pencerelerden taşların odaya girdiğini duyuyoruz. Saatler geçiyor, bomba ve silah sesleri devam ediyor...
Bir süre sonra silah sesleri ve gürültüler ağır ağır kesiliyor. Biraz daha bekleyip seslerin tamamen kesilmesi ile birlikte, kurduğumuz barikatı kaldırıp, mutfaktan salona geçiyoruz. Salonun ortası cam kırıkları ve taşlarla dolmuş. Bütün pencereler kırılmış, kırık pencerelerden perdeler rüzgarda uçuşuyor. Duvar kenarından süzülerek pencereden caddeye bakıyoruz ve komando askerleri görüyoruz. Babam sevinçten çığlık atıyor. “Kurtulduk askerler gelmiş!” diye seviniyor. Tehlike geçti diye aşağıya iniyoruz. Hemen evin köşe sokağı girişinde bir komando bekliyor. Babam yaklaşıyor komandoya ve “yavrum Allah sizden razı olsun, sizi Allah gönderdi. Bizi şuradan Milönü’ne götürün" diye askere yalvarıyor. Asker babama küfürle karşılık veriyor ve sırtını dönüyor. Biz de uzaklaşıp Milönü’ne doğru yola çıkıyoruz.
SAVAŞ MEYDANI GİBİ...
Sokaklar, caddeler bir doğal afet görüntüsü veriyor. Bütün Alevi evleri yakılmış. Yanan evler, bağırış içinde insanlar, çığlık atan çocuklar, tam bir cehennem görüntüsü veriyor geçtiğimiz her yer. Savaş sonrası yanmış, yıkılmış görüntüler her yanda görülüyor. Milönü’ne geliyoruz amcamlara gideceğiz ancak o tarafa geçemiyoruz. Eti Lisesi arkasında ablamın arkadaşı Nimet’lerin evine gitmek istiyoruz onlar da evde yok.
Amcamın gelini Şirin yengeye gitmek için hareketleniyoruz, tam o esnada tıp öğrencisi Süleyman Atlas’ın evinin yanından geçerken acı haberi öğreniyoruz.
Süleyman Atlas ve Terlemez’deki Alevileri kurtarmaya gelen devrimcilerin önü Alattin cami civarında, Hamit Duran caddesinde önde polis panzeri ve ardına saklanmış faşistlerce kesiliyor. Çıkan çatışmada Süleyman Atlas polis panzerinden yapılan ateşle yaralanıyor. Polis, yaralı Süleyman Atlas’ı vermek istemeyen halkın elinden zorla alıp, güya tedavi ettirmek için faşistlerin karargahına dönüştürülmüş olan Sigorta Hastanesine götürüyor. Süleyman Atlas, burada faşistlerce yaralı halde iken ağır işkenceler yapılarak katlediliyor.
Ailesi ağıtlar yakıyor, evlerinin önündeki kalabalığa doğru gidiyoruz. Birden askerler kalabalığa yönelip saldırıyor ve darp ediyor. Gençlere yönelip silah doğrul Ne olduğunu anlamadan silahlarını havaya ateşliyorlar. Gençler kaçışmaya başlıyor ve birbirlerine “vur emri çıkmış, herkesi vuracaklar" diyorlar. Annemler orada kalıyor. Ben ise askerlerden kaçıp Eren Bloklarında oturan Şirin yengenin evine soluk soluğa varıyorum. Şirin yenge evde yok. Allahtan birinci katta oturuyor. Balkonuna tırmanıp, kendimi kamufle edecek bir şeyler bulup, dışarıdan görünmemek için upuzun yatıyorum. Saatler geçiyor ve nihayet Şirin yenge geliyor. Sesi duyuyor ve pencereye vuruyorum ve balkonun kapısını açıyorlar eve giriyorum. Annemler de gidecek yer bulamıyor ve onlar da Şirin yengelere geliyor, orada buluşuyoruz.
Ağabeyim köyden geliyor ve bizi kurtarmak üzere Terlemez semtine doğru gidiyor. Fakat bizi görenler sağlıklı olduğumuzu ve Milönü’ne gittiğimizi söylüyor. O da geliyor Şirin Yengeye ve oradan Halamın oğlu İsmail Pamuk’un evine gidip onların terasına yerleşiyoruz. İsmail Pamuk’un oğlu ressam Uğur Pamuk’un getirdiği küçük bir televizyonu kurup, haberleri izliyoruz.
DEMİREL: "BANA SAĞCILAR SUÇ İŞLEDİ DEDİRTEMEZSİNİZ!"
Dönemin Başbakanı ve AP Genel Başkanı Süleyman Demirel haberlerde ve utanmazca konuşuyor. “Çorum’da ne olmuş, komünistler camiyi bombalamış ve ülkücüler ise devlet güçlerine yardımcı olmuş. Bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz” diye kükreyip katliama adeta onay veriyordu. Soruların ısrarı üzerine de “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın!” diye de utanmazlığına devam ediyordu. Faşist katliamı gizleyip, o günlerde Fatsa’da yapılan Nokta Operasyonlarına dikkat çekiyordu.
Olayların bütün çıplaklığı ile yaşayan insanlar olarak bu pervasızlık karşısında çıldırıyor, içimiz içimizi yiyordu. Alattin cami de bırakın bombayı, çizik bile yoktu. Böyle bir provakasyon ihtimaline karşı devrimciler özel bir itina ile camiyi korumaya almıştı. Televizyonda haberleri izleyen insanlar, yaratılan yalan ve dezenformasyonla Alevi ve solculara karşı bizzat Demirel tarafından düşman gösteriliyordu.
Fazla zaman geçmiyor ve evler aranacak haberi geliyor. Rahat bir gece geçirme ihtimalimiz, ev sahibinin tedirgin olmaması için yeniden belirsizliğe dönüşüyordu. Apar topar oradan da çıkıp, birinci olaylarda Kışla cıvarındaki evlerini can güvenliği nedeniyle terk eden, akrabamız Noterci Bilal abinin evine sığınıyoruz.
"BİZ BU GENÇLER SAYESİNDE YAŞIYORUZ..."
Birkaç gün sonra annem ve babam asker nezaretinde eşyalarımızı getiriyor ve Karşıyaka semtinde tuttuğumuz bir eve taşınıyorduk. En azından artık kendi evimizde kalacak ve can korkusu yaşamayacaktık.
Günler her gün bir protesto, bir eylem, bir yürüyüş şeklinde geçip gidiyordu. Babam, eskiden Demokrat Partili idi. Menderes'in çimento fabrikasını Çorum'a kurması ile işe girmişti. Sürekli "ben Menderes'in ekmeğini yiyorum diyordu. Siyaseti bilmez ve kendisine iş verdiğini düşündüğü Adnan Menderes'e minnet için hep onun partisine oy verirdi. Babam, ablamın eğitim enstitüsünden devrimci arkadaşlarına da büyük saygı duyardı. Sık sık evimizi ziyarete gelen devrimcilerle muhabbet eder, onları çok severdi.
Çorum olayları sırasında devrimcilerin mücadelesi ve samimiyeti babamı çok etkilemişti. “Biz bu gençler sayesinde yaşıyoruz.” diye hayranlığını belirtirdi. Zaman zaman yeni taşındığımız mahallede yapılan “halk komitesi” toplantılarına katılırdı. Biz de geceleri eve geç kaldığımız zamanlarda, azardan korunmak için onu can evinden vururduk. “Baba, mahalle meclisi toplantısı vardı. Toplantı geç bitti.” dediğimizde bize kızmaz, “iyi bir daha geç kalmayın" derdi. Sıcak mücadelenin ateşi kısa sürede babamda olduğu gibi bütün toplumda da ciddi bir dönüşüm yaratmıştı. Günlerimiz böyle geçip gidiyordu.
...VE 12 EYLÜL!
Karşıyaka’daki evimizde 12 Eylül 1980 sabahı saat altı gibi babam radyoyu açmış. Hasan Mutlucan, kahramanlık türküleri ile ihtilali haber verdiğini anlamış. Heyecanla bizi uyandırdı: “Kalkın, devrim oldu (!) kurtulduk. Artık evimize dönebileceğiz.” Babam ihtilale sevinirken, biz ise devrim sözünden, devrimciler iktidarı ele geçirdi herhalde diye düşünüyorduk.
Çok geçmeden, televizyonda Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in buz gibi soğuk sesi ve görüntüsü ile karşılaşınca kendimize gelip ve gerçeğin farkına varıyorduk.
12 Eylül darbesinin taşlarını adım adım döşeyen, bunun için halkın birbirini kırmasına olanak sağlayan, Alevileri katliamlardan geçirten Kenan Evren, “terörü sonlandırmak” (!) üzere, yönetime el koyduğunu açıklıyordu. Ölümlerden ölüm beğendirilen, katliamlardan geçirilen Alevi kitleler, canımızı ordumuz kurtardı (!) kolaycılığı ile ihtilale destek veriyordu. 12 Eylül generalleri hem Alevilerin katledilmesini sağlamış, hem de ihtilal yaparak hayatlarını kurtarmış (!) Alevileri yeni sistemin yedek gücü haline getirmişti. Aleviler bir de konsey üyesi Haydar Saltık’ın alevi olduğu söylentisi ile kendini teselli ediyordu. Yaşlı insanlar sokakta sevinçten halay çekiyor. Evlerimize döneceğiz diye adeta bayram ediyordu. Gençler ise şaşkın bir halde darbecilerin hışmından korunmak için, memleketlerini terk etmişti. Yakalananlar ise işkencelerden geçiriliyordu. Bunlardan birisi de Ağabeyim İmdat olacaktı.
Ağabeyim İmdat darbeciler tarafından aranınca, önce babam tarafından suçsuz olduğu bilindiği için kendi eli ile karakola teslim edilmişti. Oğlu ile birlikte sopa yiyen babam gerçekleri anlamıştı. Ağabeyim ise günlerce süren ağır işkenceden sonra ölümden dönmüştü. Altı ay sonra da askere alınmıştı. Askerde iken Çorum Olayları nedeniyle cezaevine atılan ağabeyimin davası yıllarca Erzincan sıkıyönetim mahkemelerinde devam etti. Yoksul ve yaşlı babam, Erzincan sıkıyönetim mahkemelerinde ömür tüketti. Altı yılı cezaevinde geçiren ağabeyim ise 12 Eylül'de cezaevinde büyüyen kuşak kervanına katılmıştı.
Onca eziyetten sonra, askeri mahkemede beraat edip cezaevinden çıkan ağabeyim, zorunluluktan sekiz yıl nişanlı kaldığı halamın kızıyla evlendi. Uzun uğraşlardan sonra, pasaportunu çıkarıp, Danimarka’ya gitme hazırlıkları yaparken, 1986’nın Ramazan Bayramı’nın birinci günü, benim de içinde olduğum kamyon kazasında, ailenin üç ferdi ile birlikte can verdi.
12 Eylül faşist darbesinden bir iki hafta sonra evimize taşındık. Ama artık ne biz eski tadımızda idik, ne de mahallemiz...
Eski komşuluk ilişkileri ve çocukluk arkadaşlarımızla ilişkilerimiz bir daha asla eski tadında olamadı.
Çünkü: bizatihi vatandaşı koruması gereken devlet, kendi halkının içine kanı, kalleşliği, katliamları sokmuştu. Öldürmüş, insanları birbirine öldürtmüş, halkın arasına kin ve nefret tohumlarını ekmişti. Turnusol |