Kadın Hareketi
Ana Sayfa
Yazarlar
Bağlantılar
Bize Ulaşın
Site İçi Arama
İstatistikler
Ziyaretçi: 495012
Ana Sayfa
Kara Öküz Gitti Gelmez Sarı Öküz Yattı Kalkmaz Yazdır E-Posta
Yazar MUSTAFA CEVDET ARSLAN   
27/01/2012
Şehirlerde kökü topraktan kopan ağaçlar gibiyiz, ne kadar yeşilimiz kaldıysa üzerimizde onunla kalan ömrümüze değer biçeceğiz. Mis gibi toprak kokan insanlardık bir zamanlar şimdi beton duvarlar arasında kalkınmış leşler...

 

 

Gölgelerimiz uzuyor soğuk evin duvarlarında, ocakta yükselen alevlere uyarak kıvrım kıvrım kıvrılıyorlar. Annem bir bilmece soruyor; "Kara öküz gitti gelmez sarı öküz yattı kalkmaz" Ağabeyimle heyecanla cevabı sesli aramaya başlıyoruz. Ocağın aydınlığında gözlerimiz parlıyor. Gecenin karanlığını yaşamak mutluluğa engel değil. Mutluluğun sırrı ocağın tütmesinde, kara öküz duman, uçtu gitti sarı öküz ateş yattı kül oldu.

Babam bir doğal insandı, doğadan kopartılamamış insanların belki de sonuncusuydu. Sarı ve boz öküzü sattı. Gözlerinde iki damla yaş oldu, billurlaştılar. Parasını anneme verdi. Düştük İstanbul yoluna. "Traktörler girecek tarlalara mazot benzin bulaşacak toprağa .. bir daha bu tertemiz buğdaylar, patatesler, pancarlar, meyveler kalmayacak. Ben buna razı değilim ama yokluğun gözü kör olsun" derdi.

Kalkınma dedikleri şeye körü körüne bağlı değildi babam. Yolumuz çamur içindeydi. Evimizin sıvası harcı çamurdu ama yolda çamur olmamalıydı. Kazaya 2-3 saatte yürüyerek gidilebiliyordu, şehre 5 saatte... Hastalanmışım bebeyken bir pikaba atmışlar şehirdeki hastaneye zor yetiştirmişler... Yetiştiremedikleri kardeşlerim çoktan toprak oldu..

Kalkınma dediğin çamurdan kurtulmak, hastaneye, ilaca, yani çareye kolay ulaşmaktı. Bilgiye ulaşma aracı olarak bilinen, önemsenen okula ulaşmak; babam için ve doğayla bağları kopmamış insanlar için cehaletten kurtulmak, dünyayı tanımak, izsiz-sessiz yok olmamaktı.

Yıl 1965. Geldik İstanbul'a Taksim'de Talimhanedeyim artık. Yarı-köylü bir işçinin çocuğuyum. Bitişiğimizdeki apartmanın kapıcısı Kürt, Aydede Caddesi köşesinde bir Ermeni lehimci var, karşı apartmandaki kapıcıysa Ermeni. Bakkal Karadenizli. Bir apartmanda Toni oturuyor; O şimdi Newyork'ta yaşayan bir Rum doktor. Sevgilisi Yoli, o zaman hepsi arkadaşlarım. Liz mahallemizin en güzel genç kızı. Ablam gibi seviyorum o da çok seviyor beni.

Baharda yine köye gidiyoruz. Bostan ekiyoruz, yetmesede buğday tarlalarımız zaten ekili, onları biçmeye gidiyoruz. Ben Taksim'de İstanbul Türkçesi konuşmaya başladım, tabi köyde bana köylü gibi konuşmadığım için tuhaf bakıyorlar. "Çikolata çocuğu" diyorlar artık.. Türk müyüm, Ermeni miyim, yoksa Kürt müyüm? Öyle bir ayrım bilmiyorum ama şimdi geriye dönüp baktığımda asimilasyon herkese işlemiş.Doğayla iç içe köyü, köylüyü hor gören, doğaya mal mülk eşya ham madde gözüyle bakan; ağaçtan, sokak hayvanından, kuşundan, böceğinden sakınan-tiksinen tuhaf bir şehir var! Kamuyu yönetmen için seçilen ama kamuyu şirketlere peşkeş çeken bir kent anlayışı var.

İstanbul öncesi köydeyim, iki deremiz var; biri yalnızca sel olunca akar çay deresi, diğeri ırmak.. adı yok... taşar suları köyü kaplar.. bu yüzden taş duvarla setler çeker köylüler.. o yine taşar... ama pırıl pırıldır suyu üzerinde bostan dolapları dönerdi, bostanlar sulanır, bizlere seyirlik olurdu suyun gücünün sihri... İnsan akıllı doğadan gelirdi ve doğadan öğrenmesini bilirdi; Suyu kendi akış gücüyle bir su dolabının kaplarına hapsedip yukarılara çıkarıp oluklarla bostanlara akıtmak şeytanın aklına bile gelmez...

Su yaşamın kendisidir, sel yaşamı süpürür görünür ama aslında her yere yaşam eker...

Selden sonra ovada bir bostan olur, bir ekin boy verir; domates, biber, soğan, ocak ocak patates, arpa, buğday, fiğ, mercimek, nohut, çavdar, yulaf, bir yonca, bir çiçek... Cennet lafını insanlar bu yüzden uydurmuş dersin... Peki bu cenneti cehenneme çevirmek hangi "kamu"nun yararına, kimin kalkınması anlamında?

İstanbul sonrası köye elektriği kendi parasını toplayıp yaptırdı bizim köylüler. Yolları kendileri açtı. YSE'ye (O zamanlar devletin Yol Su Elektrik -birimi) köylünün parası ve emeğiyle hizmet! etmek kaldı..

Kalkınma gibisi var mıydı?! Köylüler her şeyi kendileri yapmalarına rağmen devletle el eleydi.. Bizim köylüler her şeyi devletten bekleyenlerden değildi. Şehir'de kurulan şeker fabrikasının demir çelik fabrikasının sermayesini tahvil alarak kendileri topladılar. Sonra da devlete hibe ettiler. Ardından bir özelleştirme furyasıyla benim bizzat hemşerilerimin, babamın alınteri bir gecede özel şirketlere uçtu gitti. Kalkınma kimin kalkınmasıydı ki?!...

Tuvaletler evlerin içine alınınca kanalizasyon sorunu çıktı ortaya;

"Köyde kanalları doğrudan ırmağa akıtmayalım, en az iki derin çukur açalım, katı atıklar orada toplansın bari su toprakta arınarak ırmağa karışsın baba..." akıl çocukta da olsa alınırdı. Ama köylü bir çukur yeter demiş, kocaman bir çukur açıldı... Şimdi ırmaktan balık tutan yok. Komşu köyle yıllardır bizim köy mahkemelik; ırmağa kanalizasyon akıttılar diye...

Babam ve arkadaşları köyü çamurdan kurtardı. Hastalıktan, hastaneyi yakın ettiler.. Köylü evlere su aldı, çeşmeden su taşıma son buldu. O sularını doğduğu iki kaynağı köylülerimiz yaylalardan köylere getirdiler. Devlet şimdi hizmet yapmış gibi evlerden akan suya para alır oldu.

Taksim tepelik bir yer, bir tarafından denize iniyorsun, bir tarafından Dolapdere'ye... İstanbul'da su çok ama nerede? Dolapdere'de, Kağıthane'de, Çağlayan Deresi'nde... Dereler yerin altında lağımlara dönüştürülmüş bütün modern ve kalkınmış İstanbul hala içini Haliç'e döküyor. Modernizm-kalkınmacılık her şeye çare olmuş da buna çaresi olamamış bir türlü; ne hikmetse!..

Bir zamanlar Türkiye'nin en ileri eğitim veren okulu Taksim İlkokulu'nda okudum. Şimdi Ticaret Lisesi ve Otel yapmak istiyor orayı aklıevveler... Taksim İlkokulu'nda gördüğüm eğitimi sonradan YÖK'ün üniversitelerinde anlattım öğrencilere de duyanın içi burkuldu. Şimdi 100 kişiyi geçti üniversitede sınıflar.. Hükümetler Roma'nın bile Konstantinapolis'e göçü durdurmayı başardığı halde, Anadolu insanlarını İstanbul'a doldurmayı nasıl başardıklarını, bunun ne menem bir kalkınma olduğunu anlatabilecek bir sosyolog, bir politikacı, bir lider var mı acaba karşımızda?

Gel zaman git zaman mazota bulanmış buğdaylar suni gübrelerle zehirlenmiş tarlalar DDT'li bostanlar yiyeceklerimizi hızla zehirlediler. Yetmedi; 'Piç buğday' ekilmeye başlandı, neolitiğin yatağı memleketimde binbir çeşit buğdayına rağmen. Doğadan kopartılamayan son insan babam İsrail'den alınan tohum vermeyen buğdayı öyle nitelerdi. Bunu yapan hükümetler yurtsever hükümetlerdi bir de. İlk buğdayı yurtdışından alan hele en yurtseveriydi; bu ülkenin darbecibaşısı Kenan Evren! Şimdi ona yargı yolu açanlar, aynı 'piç buğday' gibi binlerce yiyeceği dışarıdan getirtiyor Anadolu topraklarının bereketine hakaret edercesine...

Genetiği değiştirilmiş organizmalılar kol geziyor modern ve de kalkınmış AVM raflarında...

Bu arada el değmemiş sarp yerlere makinalar gelişince göz diken çok oldu. Her derenin suyu benim cüzdanıma akan paraya dönüşsün diye hayaller kuranlar arkasına hükümeti jandarmayı polisi alıp köylülere savaş açmayı vatanseverlikle ve dahi kalkınmacılıkla süsler oldu.

Şehirlerde kökü topraktan kopan ağaçlar gibiyiz, ne kadar yeşilimiz kaldıysa üzerimizde onunla kalan ömrümüze değer biçeceğiz. Mis gibi toprak kokan insanlardık bir zamanlar şimdi beton duvarlar arasında kalkınmış leşler...

Babam bu dağların taşların insan şekline bürünmüş haliydi. Kurdun kuşun hakkını bilir sesi çıkmayanın sesini dillendirirdi. Ben de şimdi dilimde bir türkü "karnın yardım kazma ilen bel ilen/ yine de karşıladı beni gül ilen..." dediğimiz toprağın sesini bugünün modernizmiyle, ekolojinin bütün egemen sınıf politikalarınızı başınıza çalan sesini haykırıyorum; Köyünü, deresini, tepesini, dağlarını başına yıkmaya kalktığınız, havasını zehirlemek için bin bir türlü oyunlara şiddete baş vurduğunuz köylü için; kentte girecek bir fare deliği, nefes alacak bir ağaçlık gölgeyi dahi ortadan kaldırmak için kamusal alanını şirketlere sattığınız emekçiler ve yoksullar için, "başka bir kamu"'dan ve beton bloklarınıza inat "başka bir doğa"dan bahsediyorum.

Karşılığında coplarınızdan, silahlarınızdan, askerlerinizden, otoriter rejimlerinizden kalkınma masallarınızdan kırda şehirde rantsal dönüşüme kılıf uydurmaktan başka yanıtınız var mı?

Emek Dünyası

 
< Önceki   Sonraki >
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.