Kadın Hareketi
Ana Sayfa
Yazarlar
Bağlantılar
Bize Ulaşın
Site İçi Arama
İstatistikler
Ziyaretçi: 4427212
Ana Sayfa arrow Yazarlar arrow Cendere
Cendere Yazdır E-Posta
Yazar Simten Dimez   
05/12/2012
Pirin ile Nemrut’u birbirine bağlayan tarihi köprünün adı; Cendere’dir. Daha önceleri bu ironik tesadüf aklıma hiç gelmemişti.

 

 

Şubat ayının ilk günü, mesai bitiminden sonra Emniyet Müdürlüğünün floresan lambalarla aydınlatılmış geniş odasına, polislerin eşliğinde girdim. Akşamın bu saatinde gidip teslim olmama karar veren annem, kızını meraklı gözlerden sakınmak istemişti, daha sonra anladım… Diğerlerine göre daha rütbeli olduğu, alaycı tavrından anlaşılan polis, bana oturmam için yer gösterdi. Odada dört masa vardı, kapıya yakın ve diğerlerinden küçük olan masada resmi kıyafetli memur, önündeki dosyaya bakarak, daktiloda bir şeyler yazıyordu. Yazdığı şey büyük olasılıkla benim gözaltına alınmamla ilgili resmi yazıydı. Hükümet binasının en üst katında bulunan Emniyet Müdürlüğünün boş koridorlarında daktilonun sesi yankılanıyordu.

Alaycı komiser makam koltuğuna değil de masalardan birinin köşesine oturmuştu, bir ayağı gergin yerde, diğeri dizden kırılmış ileri geri sallanıyordu. Bana dönerek, “Semra Aslan’ı tanıyor musun?” diye sordu. Ben de, “Tanıyorum,” dedim. Dalga geçerek;“Ooo bakar mısınız, hanımefendi Semra’yı tanıyormuş,” dedi. Sordukları hiç bir soruya olumlu yanıt vermemem gerektiğini anladım.“Tanıyorum, çünkü lisede bir ara aynı sınıftaydık” der demez, “Kes sesini diye bağırdı, nerden tanıdığını sormadım sana.” Sustum, başıma neler geleceğini tahmin edemiyordum, “Sadece ifadesine başvuracağız” demişlerdi, öyle olmadığı açıkça görülüyordu.

Memur, yazdığı evrakı bitirip, komisere imzalattı, artık sadece alaycı değil, aynı zamanda kızgın komiserdi. Sanırım, gözlerimde beklediği korkuyu görememişti. Sulu göz bir insan olmama rağmen onların tavırları karşısında ağlamamıştım. Normalde kambur bir duruşum olmasına rağmen dik oturmuştum. On yedi yaşındaydım. Büyümemi beklemişlerdi sanırım, çünkü darbenin ardından üç yıl geçmişti.

 

Evrakları eline alan memur, kolumdan tuttu gelin dedi. Birkaç memurun eşliğinde asansörle giriş katına indik. Kapıda bizi bekleyen sivil plakalı, bej rengi Renault Toros otomobile bindik, nereye götürdüklerini söylemediler. Araba hükümet binasının bahçesinden çıkınca sağa döndü, üç yüz metre kadar sonra da sağa dönerek ilerledi. Hastanenin bahçesine girdi, merdivenlerin önünde durdu. İki memur ile birlikte indik, buraya neden geldiğimizi anlayamamıştım. İkinci kattaki, koridorun girişinde “Kadın Doğum Servisi” yazıyordu.

Sağdan üçüncü odada, bizi bekledikleri anlaşılan, iki hemşire bir de doktor vardı. Polis memurları beni odada bırakıp çıktılar, “Ben şaşkınlıkla neden buraya geldik?” diye sorunca hemşirelerden biri, “Bekâret kontrolü yapacağız” dedi, Utandım, çok aşağılanmış hissettim kendimi, “Bu gerekli mi?” diye sordum, üstelik doktor erkekti. Doktor yüzüme bakmadan, “Biz görevimizi yapıyoruz, aslında bu kontrol, sizi korumak için,” derken eldivenlerini giyiyordu. Sonradan öğrendiğime göre; polislerin, “açılması muhtemel “tecavüz” davalarına karşı kendilerini korumak için yaptıkları bir uygulamaymış. Bu aşağılanmaya, bir de gözaltı sürem bitip de cezaevine gönderilirken uğrayacağımı bilmiyordum.

Hemşirelerden biri soyunmama ve giyinmeme yardım ederken, sevecendi. Kontrolden sonra paravanın arkasında giyinirken, omuzlarımı biraz geçen kumral saçlarımı bir lastikle toplayıp, atkuyruğu yaptı. “Böyle daha iyi,” dedi. Siyah çizmelerimi, üzerimde babaannemin ördüğü hırkamı giydim. Paravanın arkasında bana oldukça büyük bir parça pamuk verdi, “Bunu iç çamaşırınla külotlu çorabının arasında sakla, orada ne kadar kalacağın belli olmaz, regl olursan kullanırsın” dedi. Dediğini yaptım, bacağımın arasındaki pamuk, yürümemi zorlaştırıyordu.

 

Geldiğimiz araca bindik, yanımda oturan polis, gözlerimi siyah bir bantla kapattı, ellerime kelepçe taktı. Yol almaya başladık, sileceklerin hızı giderek artıyordu. Görmesem de aracın hastane caddesi bittikten sonra sola döndüğünü epeyce gittikten sonra U dönüşü yaparak, tekrar geldiğimiz yöne doğru bir süre gidip, Pirin Köyü yoluna saptığını anladım, Pirin Palas’a gidiyorduk.

Eylül 1980’den beri, gözaltına alınanların sorgularının yapıldığı eski Yatılı Sağlık meslek Lisesi binasına “Pirin Palas” deniyordu. Yüksek tavanlı salonlarında bir zamanlar kız çocuklarının kahkahalarının yankılandığı, bu bina adını, şehrin kuzeyindeki, kaya mezarlarıyla ünlü, neolitik dönem yerleşmelerinden biri olan köyden alıyordu. Pirin ile Nemrut’u birbirine bağlayan tarihi köprünün adı; Cendere’dir. Daha önceleri bu ironik tesadüf aklıma hiç gelmemişti.

 

O kadar küçük bir şehirde yaşıyorduk ki, toplam üç caddeden ibaretti. Trahom adlı göz hastalığı nedeniyle kör sayısının fazla olduğu bu şehirde, gözleri görmeyen insanlar baston kullanmaya bile gerek duymazlardı. Yaklaşık beş altı dakika sonra araç durdu, demir bir kapının açıldığı duyuldu, araba çakıl taşlı gevşek zeminde gacır-gucur sesler çıkararak, bahçeye girdi. Bodrum kattaki koğuşlarda kalanlar gece – gündüz, öndeki küçük bahçeden gelen; arabaların tekerleklerinin, çakıl taşlarına sürtünmesinin yarattığı bu gacırtılardan muzdaripler. Bu sesler yeni gelenlerin habercisi. Öğreneceğim çok şey var burada.

 

Memurlar beni burada birilerine teslim ettiler, koluma giren adamla birlikte birkaç merdiven çıkıp, binanın içine girdik. Bana çeşitli komutlar vermeye başladı.

  • Başını eğ, daha eğ
  • Merdivenden iniyoruz
  • Merdivenden çıkıyoruz
  • Yan yan yürü, dar bir yerden geçiyoruz

Gizemli ve korkutucu bir yere geldiğimiz imajı yaratmaya çalışıyordu. Bu konuda pek başarılı olduğu söylenemezdi. Şehrimizdeki orta öğretim kurumlarının hepsi bir örnekti, okuduğum ortaokul ile bu binanın mimarisi aynı olduğu için aslında nerelerden geçtiğimizi tahmin edebiliyordum.

 

Birkaç turdan sonra beni bir odaya soktular. Gözlerimdeki bandı çıkardılar. Karşımda Emniyet Müdürlüğündeki alaycı komiser vardı. Kızgınlığı geçmişti. Saatimi, kolyemi çıkarmamı istedi. Onları bir zarfa koydular, bana bir tutanak imzalattılar. Üzerimde başka bir eşyam yoktu. Koca bir parça pamuğu bacaklarımın arasında gizlemeyi başarmıştım.

 

Tekrar bant taktılar artık kelepçeye gerek duymamışlardı, yine aynı numaralarla, bodrum katın batıya bakan – aynı zamanda binanın giriş yönündeki- odalardan birine soktular. Odaya girince arkamı dönmemi söyleyen görevli, bandı çıkardı. Kapıyı gürültüyle kapatıp gitti. Odada üç kız daha vardı, Zehra’yı görünce sevindim, arkadaşım değildi ama aynı lisede farklı sınıflardaydık. Belki birkaç kez konuşmuşuzdur. Diğerlerini tanımıyordum. Gözyaşları içinde boynuma sarıldı, “Geleceğini biliyordum,” dedi. “Semra buradaydı birkaç gün önce, senin ismini o vermiş, bunun için çok üzgündü. Kız kardeşine gözünün önünde işkence yapmışlar, çaresiz kalmış.”

Zehra kısa boyluydu, şişman sayılabilecek bir kızdı eskiden ne zamandır burada bilmiyorum ama zayıflamıştı, siyah saçları kir içinde uzun zamandır yıkanmadığı belli oluyordu. Dişleri de sapsarıydı, diş fırçası vermiyorlardı demek ki.

 

Odamızda dört yer yatağı vardı, üzerlerinde çarşaf yoktu, şilteler ter, kan ve sidik lekeleriyle doluydu. Üstelik tavandan kalorifer ve kanalizasyon boruları geçiyordu. İçerisi çok nemliydi. Kahverengi, iki tarafı beyaz şeritli battaniyeler de çok pisti. Yere konmuş yataklar direk beton zeminde duruyordu, ne halı, ne de tahta bir koruyucu yoktu.

 

Pencereler, bir insanın ancak diğerinin omuzlarına basarak uzanabileceği yükseklikteydi, camları boyalıydı, dışarıyı görmek imkânsızdı. Kış mevsiminin en soğuk günleriydi, yağmur aralıksız yağıyordu. Gökyüzü, pencereler, kapılar, duvarlar her yer griydi. Gelecek ise matem siyahı.

 

Yataklardan birine sırtımı duvara dayayarak oturdum. Bacaklarımın arasındaki pamuk rahatsız edince üzerimdeki geniş, plili İskoç eteğimi kaldırıp, pamuğu çıkardım, hemşire doğru söylemişti, ihtiyacım olacaktı, buradaki en değerli hazinem bir parça pamuktan ibaretti. Yastığımın altına koydum.

 

Zehra’da yanıma oturdu. “Pirin Palas’tayız” dedi. “Biliyorum” dedim.

Sanki birileri bizi duyacakmış, ya da dinleniyormuşuz gibi kulağıma eğilerek; “Ne sorarlarsa sorsunlar, bilmiyorum de, kimi sorarlarsa sorsunlar tanımıyorum de, beni de ilk kez burada gördüğünü söyle” dedi. “Hiçbir şey ispat edemezler, zaten bir suçumuz da yok, buradan kurtuluşun tek çaresi bu inan bana,” dedi.

Diğer kızlar Türkçe bilmiyorlardı, Zehra tercümanlık yaparak bizi tanıştırdı. Sessizce oturuyorlardı, gittikleri güne kadar da pek fazla konuşmadılar. Zehra,“Aç mısın?” diye sordu, aslında acıkmıştım ama canım bir şey istemiyordu. “Seni daha erken bekliyorlardı, o yüzden senin için de yemek bıraktılar” dedi, yüksek pencerenin kenarından indirdiği tabağı göstererek. Mavi plastik bir tabakta yeşil mercimek yemeği vardı, içindeki baklagil bitleri tabağın kenarlarına yapışmıştı. Her türlü yemek yağının bulaştığı iyi yıkanmamış tahta kaşık tabağın içindeydi, bu görüntü midemi bulandırdı. “Aç değilim” dedim. Zehra aç olmamama sevindi, oturup yedi. Sonraki on yedi gün boyunca her gün bu yemeği yemek zorunda kalacaktım.

 

Yaz aylarında, buranın önünden geçerek Pirin çayı kenarına pikniğe gelirdik. O zamanlar pencerelerinden bakarak hayallere dalan masumiyetin yerinde, artık şafak sayan askerler var. Manzara; demir parmaklıkların esaretinde. Doğudaki Nemrut Dağı bütün zalimliğiyle iki bin yıldır korku salmaya devam ediyor. Kral Antiochos’un babası Mithridates mezarını Nemrut Dağının tepesine yaptırarak, bu topraklarda nasıl nam saldıysa, şimdiki zalimler de günahsızları diri diri bu mezara gömerek nam salıyorlar.

 

“Saat kaç acaba” diye sordum Zehra’ya. “Gece yarısını geçti” dedi. Pencerenin pervazına tünemişti, iki milimetre çapındaki delikten dışarıyı görmeye çalışıyordu. “Nöbet değişimi oldu, bu saatten sonra bizi sorgulamaya götürmezler” dedi. “Hadi uyu biraz, yarın zor bir gün olacak, senin için.”

Burun deliklerimi tıkayarak yastığa başımı koydum, dizlerimi karnıma çektim. Zehra, battaniyeyle üzerimi örttü, “Kokuyor ama alışırsın” dedi.

Son Güncelleme ( 05/12/2012 )
 
< Önceki   Sonraki >
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.