| |
|
|
|
İstatistikler |
|
Ziyaretçi: 484213
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ana Sayfa
|
İNKAR-İNTİHAR-İKRAR |
|
|
|
Yazar Rahmi YILDIRIM
|
|
28/02/2009 |
“Savaş suçunun itirafı ve intihar” başlıklı son yazıda Cezayir Kurtuluş Savaşı sırasında Fransız ordusunu yöneten Legion d’Honneur madalyalı generallerin yaşlılıklarında yaptıkları itiraflardan, sinemacı Costa Gavras’ın “Kayıp” ve “Ölümsüz” filmlerinden söz etmiş, Türkiye’de böyle olayların yaşanıp yaşanmadığını sormuştuk.
Kaldığımız yerden devam edip soralım.
Örneğin şöyle olaylar yaşanmış olabilir mi?
Adları Necati Aydın, Mehmet Ay, Ramazan Keskin. Sağlık-Sen Diyarbakır Şubesi üyeleri. Birileri PKK’ya yardım ve yataklık ettiklerini söylüyor. Sorgu sualin ardından mahkeme serbest bırakıyor. Mahkeme çıkışında birileri Toros marka bir otomobile bindiriyorlar, sonra da Silvan yolunda tarlaya götürüp diz çöktürüyorlar. Enselerine kurşun sıkıp orada gömüyorlar.
Ya da adı Murat Aslan. Diyarbakır Belediyesi civarında zorla Toros arabaya bindiriliyor ve JİTEM diye bilinen sorgu merkezine götürülüyor. İşkencenin ardından Dicle Nehri’nin kenarında, Körtük Köyü’nün karşısına düşen derede kurşunlanıyor, benzin dökülerek yakılıyor ve gömülüyor.
Ya da adı Musa Anter. Tanınmış bir şair ve yazar. Bir akşam Diyarbakır’da kaldığı otelden alınıyor ve kentin dışına çıkarılıp öldürülüyor.
| Ya da adı Ahmet Cem Ersever. Kara Harp Okulu mezunu. “Kısaca JİTEM olarak anılan Jandarma Genel Komutanlığı’nın Güneydoğu Anadolu’daki İstihbarat biriminin kurucusu ve uzun süre yöneticisi olan bir Jandarma subayı. Güneydoğu Anadolu’da uzun süren görevi esnasında PKK ile yapılan gerilla ve istihbarat çalışmalarının tümünde yer almıştır. Mart 1993’te istifa etmiştir.” (Susurluk Raporu). Emekli olduktan sonra kitaplar yazarak, gazete ve dergilere açıklamalar yaparak eleştirilerde bulundu ve aynı yılın Kasım ayında Ankara Elmadağ’da bir tarlada ensesinden vurulmuş olarak cesedi bulundu.
Bunlara benzer üç değil, beş değil, binlerce öykü anlatılabilir.
Bu öyküler gerçekten yaşanmış olabilir mi?
* * *
Yaşayan ve yapan bilir
Bu öykülerin gerçekten yaşanmış olup olamayacağını, 12 Eylül darbesi döneminde yolu nezarethaneye düşenler, “intihar etti” (ya da “kaçarken vuruldu”) senaryolarına tanıklık edenler, emniyetten sağ çıkıp hapishanelerde yatanlar çok iyi bilirler.
Bu öykülerin gerçekten yaşanıp yaşanmadığını PKK ile savaşın resmi/gayri resmi görevlileri, gazileri, malul gazileri de çok iyi biliyorlar.
Cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanı, kuvvet komutanı olarak bu savaşın siyasi ve askeri liderliğini yapanlar ise çok daha fazlasını biliyorlar. Biliyorlar ki, PKK ile savaşta hukuk dışı yollara da sapıldı. Hukuk dışılık, yargısız infazlar, keyfi adam öldürmeler, kendilerine sunulan raporlarda itiraf da edildi. Örneğin, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın hazırladığı rapordaki ifadesiyle, “İnfaz grubuna kim emir verebilir? Böyle bir grubu kimler kurabilir? Devlette bu yetki olacaksa sistem nasıl işleyecektir? Ve hangi amaçla bu sistem çalıştırılacaktır? Şu husus bilinmektedir. OHAL bölgesinde bu karar mercii başçavuşlara, komiser yardımcılarına, çok daha önemlisi, bu yetki dünkü terörist, yarınki potansiyel suçlu itirafçılara kadar inmiştir. 1996 yılında Kolordu Komutanı’nın her türlü düzensizliğe son vermek için harekete geçmesi, bu adam öldürmedeki keyfiliği de bir noktaya kadar önlemiştir.”
Bilen ve bildiren fazlasıyla var da, asıl sorun, devletin ve toplumun aynaya bakacak, kendi kendisiyle yüzleşecek akıl ve vicdana sahip olup olmadığı. Böyle bir devlet aklı ve vicdanı olmadığından bu tür öykülerin sonu gelmiyor; bir tanesi bile vicdanı kanatmaya, dedikodusu bile insanın kanını dondurmaya yeterli bunca öykü varken, devlet ve toplum hiçbir şey olmamış gibi kulağının üzerine yatabiliyor. Dahası, PKK ile savaş bu öykülerin hafifletici, meşrulaştırıcı arka planı sayılıyor. Öyle sayıldığı için de hukuk dışılığın üzerine şehitlik, kahramanlık örtüsü serilebiliyor.
* * *
Raporlara da yansıdığı üzere bu öyküler yaşandı.
Peki, kimler bunca öykünün yazarları, aktörleri, figüranları?
Susurluk Raporu’nda, Ahmet Cem Ersever’in emekli olduktan sonraki açıklamaları nedeniyle bizzat çalışma arkadaşlarınca cezalandırıldığı anlatılıyordu. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, cinayeti “Kendi içlerindeki bir hesaplaşma” diye açıklamıştı. (Hürriyet, 15 Kasım 1993)
Musa Anter cinayetiyle ilgili olarak raporda, “Musa Anter’in öldürülmesinden -tüm olayları tasvip edenlerin dahi- pişman olduğu tesbit edilmiştir. Musa Anter’in silahlı bir eylem içinde olmadığı, daha çok işin filozofisi ile meşgul olduğu, öldürülmesinin yarattığı etkinin, kendisinin gerçek etkisini geçtiği ve öldürülme kararının hatalı olduğu söylenmektedir.” denilmekteydi.
Ünlü raporda, geçenlerde intihar eden Albay Abdülkerim Kırca’dan da söz ediliyor, Ahmet Cem Ersever ve “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım ile birlikte bölgedeki faili meçhul cinayetleri planlayıp uyguladığı yolunda anlatımlara yer veriliyor; infaz grubu üyeleri arasında Abdülkadir Aygan’ın ismi de sayılıyordu.
* * *
İtiraf, övünç madalyası ve intihar
Albay Abdülkerim Kırca’nın intiharı, Türkiye’ye reva görülen, yaşatılan travmanın yüzlerce, binlerce fotoğrafından biri oldu. Kırca, intihar ederek silüetini fotoğraftan silmeyi tercih etti.
Tanıdığım biriydi Kerim Kırca. Kara Harp Okulu’nda dört yıl birlikte okuduk. 512 kişilik 1978 devresinin kara yağız Sivas delikanlısı, hemen önümdeki sırada otururdu.
1978 yılında ikimiz de jandarma subayı olarak mezun olduk. Piyade Okulu, Jandarma Okulu, Foça Komando Okulu derken, iki yıl daha aynı dershanede, aynı talim sahasında eğitim gördük.
Komando kursundan sonra bir daha karşılaşmadık. Pek çok devre arkadaşı gibi Rahmi Yıldırım, “yasa dışı görüşleri benimsediği” gerekçesiyle 1982 yılında re’sen emekli edilip işkenceyle sorgulandı; Metris Cezaevi’nde iki buçuk yıl tutuklu kaldı, sıkıyönetim mahkemesinde bakılan davada beraat etti.
Abdülkerim Kırca ise anlaşıldığı kadarıyla “iyi çocuklar” arasına alındı. Susurluk Raporu’nda anlatılan sürecin ardından Antalya Jandarma Komutan Yardımcısıyken girdiği çatışmada vuruldu, ömrünün kalan bölümünü tekerlekli sandalyede geçirdi.
Kırca hakkında ilk olarak 12 yıl önceki Susurluk Raporu’nda seslendirilen iddialar, PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan’ın 2004 yılındaki JİTEM itiraflarıyla yeniden gündeme geldi.
Aygan tam da ünlü raporda tanımlanan türden bir itirafçı; 1985 yılında teslim olmuş, 1990’da tahliye edilmiş. Nüfus kütüğüne “şehit” kaydı düşülerek Aziz Turan adıyla yeni bir kimlik verilmiş, bu kimlikle 1991 yılında memur olarak maaşa bağlanmış, hatta 2001 yılında OYAK’a üye bile olmuş. O denli güvenilir ki, Iraklı Kürt liderler Barzani ve Talabani ile yapılan görüşmelerde tercüman olarak görevlendirilmiş. Gazetelerde yayımlanan bir fotoğrafta Mesut Barzani, Korgeneral Necati Özgen ve Abdülkadir Aygan yan yana görülüyorlar.
Bu denli güvenilir ve itibarlı bir itirafçıyken, yorulup tökezlediğinde başına gelecekleri bildiği için İsveç’e kaçtı. İtirafçı hayatta kalabilmek için itirafta bulunmaya mahkûmdur. 2004 yılında bu kez, JİTEM hakkında itiraflarda bulundu. Onca itiraf arasında Murat Aslan adlı kişinin 10 Mart 1994’te Kırca tarafından sorgulandıktan sonra Dicle nehrinin kenarında Körtük Köyü’nün karşısına düşen derede öldürüldüğünü, üzerine benzin dökülerek yakıldığını öne sürüyordu.
Bu itirafı gazete sayfalarında kalmadı. Murat Aslan’ın babası İzzettin Aslan, resmi başvuruda bulundu. Silopi Savcısı ve Diyarbakır Barosu’nun gözetiminde, sözü edilen yer kazıldı. Yanmış halde bulunan iskelet İstanbul Adli Tıp Kurumu’nda DNA testinden geçirildi. Düzenlenen raporda, yüzde 99.99 olasılıkla İzzettin Aslan’ın hüviyeti meçhul kişinin babası olduğu, ölümün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı kafatası kırığı ile birlikte kafa içi değişmelerinden ileri geldiği belirtildi.
Bu arada, Bakanlar Kurulu kararıyla Kerim Kırca’ya Çankaya Köşkü’nde Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün de katıldığı törenle 22 Aralık 2004’te ‘devlet övünç madalyası’ verildi. (Aynı içerikte öyküler ülkeden ülkeye pek fark etmiyor anlaşılan. Fransa’nın itirafçı generalleri de Legion d’Honneur sahibiydiler.)
Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi Savcısı Mithat Özcan ise, 29 Mart 2005’te Murat Aslan’ın öldürülmesiyle ilgili olarak, itiraflarda adları geçen 8 kişi hakkında, ‘cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak’, ‘işkence yapmak’ ve ‘taammüden adam öldürmek’ suçlarından iddianame hazırladı. Ömür boyu hapisle cezalandırılmalarını istediği sanıklar arasında JİTEM’de istihdam edilen PKK itirafçılarının yanı sıra Mahmut Yıldırım ve Abdülkerim Kırca da vardı.
Ancak, iddianamenin mahkemeye sunulmasının ardından sadece bir gün sonra, Savcı Özcan’a soruşturmadan el çektirildi; soruşturmakta olduğu diğer dosyalar elinden alındı. Dahası, asker kökenli sanıklar için ‘görevsizlik’ kararı verildi; dosyaları Diyarbakır 7’nci Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı’na aktarıldı. Sanıklar hakkındaki tutuklama talepleri, geçmiş aflardan yararlanabilecekleri gerekçesiyle reddedildi.
Dava usul hukukunun labirentleri arasında dolaştırılırken, Aygan’ın itirafları Ergenekon kod adlı psikolojik savaş kapsamında yeniden manşetlere yerleşti. Ve itirafların hedefindeki isimlerden Albay Abdülkerim Kırca intihar ederek yaşamına son verdi.
* * *
Cenazenin fotoğrafı ve mesajı
Cenaze Kocatepe Camii’nde kaldırıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesi tam kadro tabutun arkasındaydı. Oysa 1986 yılında öldürülen, Diyarbakır Cezaevi’yle adı özdeşleşen Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran böylesine sahiplenilmemişti. Kırca’nın tabutu arkasında tutulan saf, Ergenekon diye kodlanan hesaplaşmanın resmiydi, kendi kendisiyle yüzleşmekten kaçınma kararlılığının mesajıydı.
Mesleki dayanışmanın ve kararlılığın ifadesi olarak, Genelkurmay, intihardan itirafları yayımlayan gazeteyi sorumlu tuttu, “yargısız infaz” yapmakla suçladı; general sofralarında yer verilecek derecede güvenilir kişiyi de “sözde itirafçı” olarak nitelendirdi. Böylece bir itirafçının nereye kadar makbul ve muteber, nereden sonra hain ve namert sayılacağının ölçütü bir kez daha tescillendi.
İntiharın itiraf haberlerine medyada yer verilmesiyle ilişkilendirilmesi pek de akla uygun değildi. Öyle olsa, Türkiye’de belirli mevkilere gelmiş pek çok insan intihar ederdi herhalde. Kırca hakkındaki itiraflar medyada ilk kez yazılmamıştı; yıllardır medyada yazılıyordu, Susurluk Raporu’na da geçmişti. Zaten sonra ne olduysa, “yargısız infaz” yapmakla suçlanan gazete ile Genelkurmay arasındaki anlaşmazlıkta uzlaşmaya varıldığı açıklandı.
Kocatepe Camii’ndeki cenaze töreninde, ordu komuta heyetinin yanı sıra kolsuz bacaksız gencecik insanlar da ellerinde bayraklarla, tekerlekli iskemlelerinde, Albay Kırca’nın tabutunun arkasındaydılar. Komutanlarını uğurlayan gaziler, kangrene dönüşmüş yarayı sarıp iyileştirmekten aciz, eyyamcı, oportünist siyasetçilerin kurbanıydılar aslında ve elbet “vatan görevi” yaptıklarını düşünüyorlardı. Aralarında hiç kuşkusuz, kanlı pusularda bedenlerini eksiltenlerin itirafçı statüsü bağışlanıp el üstünde tutulmalarına, “Bunun için mi dövüştük, sakat kaldık?” diye isyan eden, ama isyanını içinde saklayanlar da vardı.
* * *
Neden intihar etti?
İntiharın ardından Ergenekon kod adlı psikolojik savaştaki cepheleşmeye paralel yorumlar yapıldı. Hükümet yanlısı kalemler Albay’ın kurşuna kafa attığından söz ettiler, gerçekten intihar edip etmediğini sorguladılar.
Hükümet karşıtları intiharı medyada çıkan haberlere bağlayıp, Kırca’yı kahraman ilan ettiler, “terörle mücadeleye ömrünü vermiş kahramanların medyatik infazla linç edilmekte olduğunu” yazdılar. Doğu Perinçek fırsatı kaçırmadı; “Kahramanları intihar eden bir millet ayakta kalamaz. Kahramanları intihar eden bir ordu savaşma yeteneğini kaybeder.” diyerek kendisine adli-politik rant sağlamaya çalıştı.
Geçmişte Abdullah Çatlı için Başbakan Tansu Çiller’e “Devlet için kurşun atan da yiyen de bizim için şereflidir” dedirten Mümtaz’er Türköne ise, “onur intiharı” diye yorumladı; Albay Kırca’yı Büyük Taarruz’un Albay Reşat’ı ile kıyasladı.
Ergenekon soruşturmasında kimin adı geçse demediğini bırakmayan Mümtaz’er Türköne’nin soruşturmaya dahil edilmesi muhtemel Kırca’yı sahiplenmesi anlamlıydı. Herhalde aralarında ülkücülükten gelen ideolojik akrabalık vardı. Kırca’ya atfedilen suçlamalar, Türköne’nin Başbakan Tansu Çiller’e akıl hocalığı yaptığı döneme ilişkindi. Türköne’nin Kırca’yı sahiplenmesi, belki de döneme ilişkin bir tanığın daha ortadan kalkmasından duyulan rahatlığın ve o rahatlık içinde vefa borcunu ödemenin ifadesiydi.
Albay’ın kurşuna kafa attığı ifadesi ne denli düşüklük ve geride bıraktıkları için yaralayıcıysa, onur intiharı yorumu ve medyanın yayınları üzerine intihar ettiği savı da o derece yersizdi. İtiraflar 12 yıldır konuşuluyordu, itiraflara ilişkin soruşturma beş yıldır usul hukukunun labirentlerinde dolaşıp duruyordu. Onca yıldır konuşulmasına yazılmasına karşın Kırca’nın yaşama isteği ve direnci bu dönemde sıfırlandı.
Albay Kırca, intihar nedenini beraberinde götürdü. İntihar nedeni konusunda başkalarının söyledikleri spekülasyondan öte bir değer taşımaz. Doğruya en yakın açıklama eşinin sözleri olabilir. Eşi Meriç Kırca diyor ki, “Ergenekon operasyonları devam ederken, gözaltına alınanlar arasında tanıdığı subaylar da vardı. Bize, ‘Bir gün biri kapımızı çalıp beni de götürürlerse şaşırmayın. Bu kadar yayından sonra bu da başıma gelebilir’ dedi. Gerçekten son dönemlerde onun da, benim de, kızlarımın da en büyük korkusu Ergenekon oldu. Kapının her çalışında büyük bir tedirginlik yaşıyor, acaba ’Abdülkerim’i almaya mı geldiler?’ diye kapıyı korkarak açıyorduk. Özellikle büyük kızım çok etkilenmiş, ‘babamı bu haliyle alıp götürecekler’ kuşkusu yüzünden geceleri uyuyamıyordu.” (Hürriyet, 31 Ocak 2009)
Eşinin ve çocuklarının acısına sadece saygı duyulur. Önemsenecek, paylaşılacak acıda seçicilik içtenliğe gölge düşürür. Sadece Kırca ailesinin acısını önemseyip, kemikleri bir dere yatağında bulunan maktûlün ailesinin acısına vicdanda yer açmamak ya da işkenceyle öldürüldükten sonra “kaçarken vuruldu” süsü verilen Sıddık Bilgin’in ailesinin acısına sahip çıkıp, “Babamı almaya mı geldiler?” korkusu içindeki kızın acısına duyarsız kalmak hazindir. Acıda seçicilik ve tarafgirlik, kanlı öykülerin noktalanması açısından umut kırıcıdır da.
* * *
Kanlı öyküyü noktalamak
İntiharın ardından ne söylense eksik kalır, kesinlik taşımaz, ailesinin acısını azaltmaz. En fazla, olasılıklardan ve artık hiç gerçekleşmeyecek temennilerden söz edilebilir.
PKK’nin ayrı bir devlet kurmak için yola çıktığı, bu amaçla silaha sarıldığı kuşkusuzdur. Sovyetler Birliği’nin kansız denecek şekilde dağılması, Çekoslovakya’nın Çek ve Slovak diye ikiye bölünmesi hariç, hiçbir devletin asilerin isteğine uyup, bölünmeye razı olmayacağı da malumdur. Ancak ayaklanmayı bastırmaya çalışırken hukuk dışına çıkmanın, suçlu olup olmadığı belirsiz insanları ortadan kaldırmanın sadece ve sadece ayaklanmanın meşruiyet kazanmasına yol açtığı da artık kanıtlanmasına ihtiyaç duyulmayan tarihsel bir hakikattir.
En basitinden Cezayir tecrübesi ortadadır. Fransız ordusunun neredeyse her 6 Cezayirliden 1’ini öldürmesi, yargısız infazlar, ayaklanmayı bastırmaya yetmedi.
İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) da İngiltere tarihine “Kanlı Pazar” olarak geçen katliamdan sonra kitleselleşti, meşruiyet temelini güçlendirdi. İngiliz hükümetinin uygulamaya koyduğu yargısız hapis yasasına karşı İnsan Hakları Cemiyeti, Kuzey İrlanda’nın Derry şehrinde 30 Ocak 1972 tarihinde protesto yürüyüşü düzenledi. İngiliz ordusu yürüyüşçülere rasgele ateş açarak 14 göstericiyi katletti. Katliam IRA’ya katılımı kitleselleştirdi. Yapılan yargılamalarda hiçbir İngiliz askeri suçlu bulunmadı, ancak Kanlı Pazar tartışma gündeminden hiç düşmedi. İngiltere’nin “şehit” ve “ölü ele geçirilen” istatistiği kabardıkça kabardı.
Aradan 25 yıl geçtikten sonra gazeteciler Lena Ferguson ve Alex Thomson, Kanlı Pazar’da görevli askerlerden dördünü konuşturdular. Bir asker, “O gün sivil haklar için yürüyen insanlardan hiçbiri silahlı değildi, ama vuruldular. Çünkü vurulmaları gerekiyordu.” diye itiraf etti. Bir asker de “Operasyondan bir gün önce kumandanlardan biri ‘Yarın birkaç ölüm istiyoruz’ dedi” itirafında bulundu.
İtiraflar üzerine Başbakan Tony Blair, Kanlı Pazar dosyasını yeniden açtırdı. Yönetmen Paul Greengrass da 2002 yılında “Bloody Sunday” (Kanlı Pazar) adıyla katliamın filmini çekti. Aradan 30 yıl geçtikten sonra açılan dosya, çevrilen film, yapılan itiraflar normalleşme sürecini hızlandırdı. IRA 2005 yılında silah bıraktı, İngiliz ordusu da 2007 yılında operasyonları sona erdirdi.
İngiltere’de ve Fransa’daki askerler konuşmuşlar, işkencenin, yargısız infazların çatışma ve savaş mühendisliğine olumlu katkı yapmadığını söylemişlerdi. Albay Kırca da intihar etmek yerine, İngiltere ve Fransa’daki meslektaşları gibi konuşmalı, bildiklerini anlatmalıydı; konuşsa, yazsa, hiç kuşkusuz yaşama isteğini tüketen yaranın deşilmesine ve tedavi edilmesine katkıda bulunabilirdi.
Kırca da intihar etmek yerine konuşsa, savaşta bile hukuk dışına çıkılmaması gerektiğinin, hukuk dışına çıkan devletin vatandaşlarından sadakat bekleme hakkını yitireceğinin, hukuk dışına çıkmanın “şehit” ve “ölü ele geçirilen” istatistiğini kabartmak dışında bir sonuç getirmeyeceğinin, üzerine çok titrenen vatanın ancak hukuk içinde kalınarak korunabileceğinin toplumsal bilince dönüşmesine katkıda bulunabilirdi.
Kırca yargılanmayı kabul edip konuşsa, en azından tartışılan suçlamalardan tek başına kendisinin sorumlu tutulamayacağını anlatabilirdi. Örneğin, kendisi yargılanırken dönemin Başbakanı ile Genelkurmay Başkanı’nın neden mahkeme salonunda olmadığını sorabilirdi.
Peki, konuşabilir miydi Albay Kırca; dosyanın adliye labirentlerinde dolaştırılmasına tenezzül etmeyip mahkemede kendisini savunabilir miydi? Ya da Ergenekon davasında yargılanmayı göze alıp, bildiklerini anlatabilir miydi?
Kabul etmeli ki, konuşma, hukuk dışılıkla yüzleşme görevi Albay Kırca’dan önce, şimdikiler de dahil, PKK ile 25 yıldır süren savaşın siyasi ve askeri liderlerine düşerdi. Örneğin, Başbakan, “Geçmişte yapılan hataları yok saymak, büyük devletlere asla yakışmaz. Büyük devlet, güçlü millet, kendisiyle yüzleşip hata ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahiptir.” sözünde durabilirdi. (Diyarbakır, 12 Ağustos 2005)
Ya da Genelkurmay Başkanı, “1984’ten 2007’ye, 23 yılda Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu terör örgütüne katılımları önleme noktasında başarılı mıdır? Hayır, başarılı olsaydık bu mücadele sürecinin bugünlere gelmemesi lazımdı...” itirafının arkasını getirebilirdi. (Diyarbakır, 6 Ekim 2007)
Başbakan sözünde dursa, Genelkurmay Başkanı itirafını derinleştirse, PKK ile savaşta nerede yanlışlık yapıldığı dürüstçe çözümlense, sorunun teşhis ve çözümündeki yanlışlığın “şehit” ve “ölü ele geçirilen” sayılarını çoğaltmaktan başka bir sonuç vermediğinin ayırdına varılır, sorunun PKK ve iç güvenliğin ötesinde Kürt sorunu olduğu fark edilir, yığınaktaki yanlışlık yüzünden ülkenin emperyalist diplomasinin oyun alanı haline geldiği görülür, teşhis ve çözüm paradigmasında köklü değişiklik yapılarak topyekûn yüzleşme ve arınmanın yolu açılır, barış ve demokrasi içinde kardeşçe birlikte yaşamak dışında tüm senaryoların kan gölünde intihar senaryoları olduğu idrak edilir, bir daha yazılmamak üzere kanlı öykülere nokta konurdu. Ama öyle olmadı, tersine, Kırca’nın tabutu arkasında tutulan saf, yanlış teşhis ve çözümde ısrar ve kararlılık mesajına dönüştürüldü.
Devlet ve toplum kendisiyle yüzleşme ve arınma iradesine sahip değilken Kırca’nın tek başına konuşması beklenemezdi. Zaten, doğru ya da yanlış, tek başına konuşmaya kalkışanın akıbetine bizzat tanık olmuştu. Konuşmaya yeltenen selefinin cesedi Elmadağ’da bulunmuş, Başbakan Tansu Çiller, “Kendi içlerindeki bir hesaplaşma” diye geçiştirmişti.
Eşinin söyledikleri, avukatının anlattıkları da, Kırca’nın yargılanmayı, bildiklerini anlatmayı olasılık olarak bile aklına getirmediğini gösteriyor.
Albay Kırca, yargılanmayı gündemine almak, bir dönemin faturasının tek başına kendisine kesilemeyeceğini söylemek, kendisi yargılanırken dönemin siyasi ve askeri liderlerinin neden salonda olmadığını sormak yerine intiharı tercih etti.
İntihar üzücüdür, ölüm acıdır; ama ne intihar ve ölüm aklanma karinesidir ne de tabutun arkasında topyekûn saf tutmak.
İntihar sonsuz sükûtu getirdi.
Geride acılı ailesi ve sükûtun ikrar olup olmadığı tartışması kaldı. |
|
|
|
|
|
|
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.
|
|