Kadın Hareketi
Ana Sayfa
Yazarlar
Bağlantılar
Bize Ulaşın
Site İçi Arama
İstatistikler
Ziyaretçi: 138133
Ana Sayfa
Yazdır E-Posta
Yazar Sarp Kuray   
12/03/2009
Çarşamba, 12 Mart 2008

9 Mart olayı ve ardından verilen 12 Mart muhtırası, 1946 da başlayan ABD emperyalizminin ülkemize egemen olma süreciyle birlikte ele alınıp bir değerlendirmeye tabi tutulmazsa açık ve net bir biçimde yerli yerine oturtulamaz.

Emperyalist bir savaşta, bu savaşı yöneten emperyalizm kendisi öyle istemedikçe, hiçbir geri ülkenin kendi gücü ve zekası ile “tarafsız”“tarafsızlığımız” sonunda, Türkiye yüzlerce Amerikan üssü ile topun ağzına sürülen bir numaralı Emperyalizm fedaisi haline sokulmuştur. Hiç unutmamak gerekiyor. Mustafa Kemal Paşa en keskin anda yalnız ve ancak en keskin biçimde “taraf” tuttuğu ve Emperyalizme açıkça karşı çıktığı için bu güne dek ayakta duran Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur

 

 

 

İsmet Paşanın devlet başkanı olduğu dönemde “12 Temmuz 1947 tarihli askeri yardım anlaşması” sonrası süreçte yapılan seçimlerde Demokrat Parti büyük bir çoğunlukla iktidara gelmiştir. Bu dönemde ABD emperyalizmi, Türkiye’yi bir ahtapot gibi bütün stratejik noktalarından sarmıştır. Hava üsleri Adana’da (İncirlik) ten, Diyarbakır’da (Pirinçlik) e kadar bütün ayrı dil konuşan Güney ve Doğu Türkiye’yi yabancı pençesine sokmuştur. Batı Anadolu’da İzmir, NATO merkezinin emrine verilmiş, İstanbul’dan Kars’a kadar bütün kalabalık merkezlerimiz, Türkiye Ekonomi ve Kültürüne egemen İstanbul’daki Karamürsel Merkez Amerikan üssünün etki alanına terk edilmiştir. Ankara merkez tutularak bütün Orta Anadolu , Şile, Samsun, Trabzon mevzileri ile tüm Karadeniz bölgemiz Amerikan üs ve mevzilerinin kontrolü altına alınmıştır. Bu konuşlanışta en dikkat çekici durum, tüm mevzilendirmeler Türkiye’yi her türlü bir iç devrimden sakınmak ve her türlü karşı devrimi zorlamak için bir dış devrim planlaması olmasıdır. Bu plan için iki stratejik şehir seçilmiştir. Adana, Diyarbakır. Bu iki şehrin ekseni Kürt ve Arap kökenli yurttaşların eksenidir. Amerikan emperyalizmi, eski İngiliz casusluğunun izinden yürüyerek, Türkiye’yi o eksene basarak ikiye parçalama yolunu planlamıştır. NATO içi plan budur.

NATO dışı harcanışımız ise, NATO içi parçalanıp yutuluş planının kaçınılmaz sonucudur. Kurtuluş savaşı yıllarında, büyük bir dayanışma sonucu oluşturulmuş, Sovyet dostluğuna dayanan istikrarlı dış politika kundaklanmıştır. İzlenen “Sovyet düşmanı olmamak” politikalarının Türkiye’nin Uzak Doğu ve Yakın Doğu kargaşalığına çanak tutmama anlamına geldiğini çok iyi bilen ABD emperyalizmi, gönderilen dış yardımlar, benzin istasyonları, traktörler vb. ile donattığı egemen sınıfları ve onların temsilcisi siyasal iktidarı Türk Ordusunun Kore savaşına gönderilmesine ikna edivermiş ve NATO kazığını bağrımıza yerleştirmiştir. Böylelikle yıllardır sürdürülen “Sovyet düşmanı olmama” politikası terk edilmiştir. Sonuçta ABD emperyalizmi İngiliz casuslarının çiftlikleri olan Acem Şahının İran’ı ile İngiliz ordusundan diplomalı işbirlikçilerin Pakistan’ını Türkiye ile aynı torbaya koyup ağzını iyice kapatmışlardır.

Ülkemizi doğrudan doğruya yüzden kuşatan bu askeri üs ve mevzilerin yanında ayrı yeten “yan tesisler” adı verilen ağlarda ülke bütününde örülmeye başlanmıştır. “Barış Gönüllüleri” adı verilen binlerce CIA ajanı ülkenin her yanında her türden faaliyete girişmişlerdir. Onların yarattığı hava ortamında resmi patentli son derece etkili iki Amerikan Kumpası da bağrımıza yerleştirilmiştir. Bunların adı Jusmatt ve Tuslog’tur.

Jusmatt “Amerikan Yardım Teşkilatı” adını alır. Bu teşkilat gerçekte Türkiye içine yerleştirilmiş “Küçük Amerika” minyatürüdür. Devlet içinde devlet, hükümet üstünde hükümet yetkisindeki bu teşkilatın organize ettiği binlercelik ajan ordusu ülkemizde büyük imtiyazlarla köpeksiz köyde değneksiz dolaşma tarzında dilediği faaliyeti yapmış, toplumu ayakta tutan tüm değerler üzerinde yıllarca canlı araştırmalar yapıp, kendi yandaş örgütlerini kurup oluşturdukları politikalarla bugün trafikte bile birbirini boğazlamaya hazır ama üstü sahte “milliyetçilik” şalı ile örtülü bir çürümüş toplum yapısı yaratmışlardır.

Bundan sonraki süreci Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan izleyelim: “Silahlı Kuvvetlerin şah damarı içine NATO kılığı ile yerleşip başkomutan olmuş bulunan Amerikan sermayesi Menderes’i tüketmişti. Yeni kartlara oynamak istiyordu. Bunu Menderes’te sezmişti. Amerika’ya nispet Kuruçof’u Ankara’ya çağırmıştı ve kendiside Moskova’ya gidecekti. DP’nin kazandığı 1957 seçimlerinde Menderes açıkça şöyle bağırmıştı. “içte ve dıştaki siyaset bezirganları… iktisadi ve dolayısıyla siyasi istiklalinden Türk milletini saptırmak istemektedir”

“dışta” dedikleri içimize kendi elceğizleriyle soktuğu Amerikan kılıklı finans kapitaldi. “İçte” dedikleri, yabancı kapitalin, Türkiye’deki bankalar ve şirketler kanalıyla kullandığı tefeci hacıağalar ile acente bezirganlarıydı. DP bunların Türkiye’de örgütledikleri parti, Menderes yine onların bir anda kahraman ettikleri lider idi. Şimdi “içteki ve dıştaki bezirganlar” diye damgaladığı velinimetlerine karşı gelen Menderes Demokrat Partiyi nereye götürüyordu? DP programını içlerinde Ahmet Emin Yalman’ın da bulunduğu Amerikalı uzmanın akıl hocalığı ettiği Menderes – Bayar grubu yapmamış mıydı? Şimdi bu “Küfran’ı nıymet kimeydi”

Menderes sanayi kurmak, Türkiye fabrikalarından çıkacak mallarla silahlı kuvvetlerimizi donatmak istiyordu. Bu işin parasını da utanmadan Amerika ya ödetmeye kalkışıyordu. Üç yüz milyon dolar diye tutturmuştu. Amerika, kendi lastik tekerlekleri için gerekli asfalt yolların yapımına para, malzeme ve hele bol bol “uzman” yollamıştı. Amerika kendisinin kullanmadığı silah ve makineleri Türkiye’ye satıp hibe etmişti. Bunları bozulunca onaracak tamirhaneleri Türkiye’de yaptırmak üzere sermaye ortaklıklarına elverişli “Sanayi Kalkınma Bankası” nı dahi kurdurmuştu. Türkiye’nin dışarıdan aldığı her mal için Türk parası yerine Amerikan doları ödenmesini de sağlamıştı. Gelmiş Türkiye’yi sevabına savunmak için dört bucağımıza silahlı üsleri de yerleştirilmişti, devletin sivil – asker bütün su başlarını “uzmanlarıyla” kesmişti. Daha ne isteniyordu.

Bütün bu “Amerikan yardımlarını” Menderes sonradan “açık bir istismar” sayması nankörlüktü. Hele “istiklalimizi tazyiklere maruz bırakmak istikametinde içli dışlı çalışmaları, Türk milleti mutlaka mağlup edecektir” tehdidini savurması cinayetti. Bu cinayeti işleyenin cezası verilmeliydi, bu ceza usulünü Amerika çok denemişti. Geri ülkelerde Silahlı kuvvetler, sivil hükümetleri kabak çekirdeği gibi çıtır çıtır yiyordu. Çünkü dar gelirli silahlı kuvvetler her gün artan pahalılık yüzünden yoksul halktan daha az hoşnutsuz değildi. Bu hoşnutsuzluğun patlaması için, ordu tetiğine en ufak bir parmağın dokunması yeterdi. Böyle parmakları Amerika’dan ithal etmeye hiç lüzum yoktu. Silahlı kuvvetler otomatik işlerdi.

Finans kapital daha da ileri gitti. 27 Mayıstan önce bir Amerikan ajanı, yapılacak ihtilali Menderes’e haber verdi. Bir taşla iki kuş vurulacaktı. “Mart ayında imzalanıp, Mayıs ayında Millet Meclisinde kabul edilen anlaşmaya göre “Türkiye’ye doğrudan doğruya veya bil vasıta bir tecavüz vukuunda kuvvetlerini kullanmak dahil olmak üzere her türlü harekata geçmeyi” taahhüt etmişti. Menderes dilerse Amerika’nın “her türlü harekatının” kucağına düşüp teslim olurdu. Dilerse boynunu Yassıada’ya teslim ederdi. Emperyalizm için pek fark etmezdi.

Menderes’i Londra’ya götüren uçak, alana inerken ikiye bölünüp yandı. İçlerinden tek sağ kurtulan Menderes oldu. Adam onu da anlamadı. Türkiye’ye dönünce ayağını bastığı yerde dana, buzağı bıraktırmadı kurban kestirmedik. Eee , bu kadar vurdum duymazlık olurdu. Ama CIA işini bilirdi. Sen misin kendiliğinden gitmeyen. Pekala. Koyuverdi yakasını, 9 subay yetmedi 27 Mayıs patladı ve Menderes asıldı.

27 Mayısı CIA mı yaptı? Haşa. 27 Mayısın gerçek devrimcilerini yerden göğe dek tenzih etmek görevimizdir. Ancak CIA nın o tür olaylarda ya aktif, ya pasif kalmakla rol oynadığı ve son duruşmada nalıncı keserliği yaptığı unutulursa çok şey kavranılmamış kalır”

Kıvılcımlı’nın tenzih ettiği silahlı ve silahsız aydın gerçekliği ülkemiz tarihinin aydınlık yüzüdür. Osmanlı’nın kuruluşundaki toprak ekonomisindeki iş bölümünde yer almış ve adil gelir dağılımını sağlamış ilkel komünal gelenekli Horasan Erlerimize kadar dayanan toplumsal orijinalitemizdir. Bu varlığımızın insanları 27 Mayıs öncesi görevli gittikleri şehirlerde neredeyse gecekondularda oturan , çocuklarını zorla okutan ve devletin verdiği askeri kaputları ters yüz ederek eşlerine palto yaptıran halk çocuklarıdır. “Binbaşıma bir gazoz dörtte bardak” acı esprisi hala kulaklarımızdan silinmemiş bir hatıradır.

27 Mayıs sivil gençliğin ve Harbiyelilerin sokak gösterileri ardından genç subaylar tarafından bir gece baskınıyla gerçekleştirilmiştir. Öncülük misyonu ilk gecede Milli Birlik Komitesi haline dönüştürüldüğü andan itibaren “nalıncı keserliği” işletilmeye başlanmış, göstermelik paşaların yanına bir de Pentagon eğitiminden geçmiş ve sonraki yıllarda CIA tarafından tepe tepe kullanılacak bazı kişiler mevzilendirilmiştir.

27 Mayısın gerçek dinamiğini oluşturan silahlı ve silahsız Kurtuluş Savaşçılığı geleneği : üretici güçleri yani iş gücü ve teknik gücü engelleyen üretim ilişkilerini ( baskı, sömürü, sosyal haklara baskı düzenini) kısmen düzeltmiş ve cinayet sayılan Sosyalizm eğiliminin az çok bilince çıkmasının yollarını açmıştır. Aynı zamanda hazırladıkları 61 Anayasası ile ülkeyi geçmişle mukayese edilmeyecek bir özgürlük ortamına taşımışlardır.

27 Mayısın yapanları bile şaşırtan gücü, nereden geliyordu? 27 Mayısa son anda katılmış paşalardan Cemal Madanoğlu’nun ihtilal gecesi ile ilgili açıklamaları bu konuda bize önemli ipuçları verilmektedir.

“Harp Okulu talebeleri şehre yayıldıktan sonra Harp Okuluna yüzlerce kişinin getirildiğini haber aldım. Bizim kararımız kabine üyeleri ile mahut takrire imza koymuş olan dört mebus dışında başka kimseyi tevkif etmemekti. Fakat halk büyüğü, küçüğü, hatta kedisi, köpeği ile bu hareketi o kadar candan bekliyormuş ki , penceresini açan, eli,ne telefon rehberini almış, - şu evde falanca var onu götürün. – bu adam onlardandır milyonlar yutmuştur… şeklinde hemen bütün mebusları ve yakınlarını toplatmışlar, baktım durum büyüyor. Derhal Harp Okuluna gittim ortalık ana baba günü idi. Siviller dolmuştu. Demek ki 27 Mayısın vitrin paşaları 4 – 5 kişilik bir saray darbesi yapmakla yetinmeyi planlamışlardı. Ama bir avuç egemenin ülkeyi, yabancı güdümünde soyup soğana çevirmesi, yalnız ordu gençliğini değil haklıda çileden çıkartmıştı. Bu halk desteği, 61 Anayasasının halk oylamasına sunulmasında da devam etmiş ve oylamada %60 lık bir evet oyu ile halk 27 Mayısa desteğini açıkça ortaya koymuştur.

MBK nın kuruluşundaki bu parçalılık, sonraki süreçte ordu gençliğinin kalıcı tedbirler alma isteği ile daha da belirgin bir duruma gelmiş ve İsmet Paşa, sürece, ordu hiyerarşisini de yedeğine alarak bu unsurları tasfiye etmek ve 27 Mayısı egemen sınıf yörüngesine çekmek için müdahale etmiştir. Halbuki hem 1908 den hem 1930 lar sürecinden hem de 46 lardan büyük deneyimler edinmiş İsmet Paşa’nın artık bilmesi gereken ve bizce de çok iyi bildiği “bizi bize benzeten” bir ülke gerçekliği dupduru ortada durmaktadır. Yabancı sermaye ile göbek bağlı yerli finans kapital döküntüleri daha doğuştan vatan, millet nedir bilmeyen kozmopolit bir oligarşik yapıda olduklarından, olağan üstü kişiliksiz, hain ve korkak bir niteliğe sahiptirler. İşte bu işveren sınıfının sıfır numara korkaklığından, satıcılığından ve kişiliksizliğinden doğan sosyal boşluk, tarih boyunca hep o sınıftan gelmeyen vurucu güç nitelikli sosyal varlıklarımız tarafından doldurulmakta ve daha sonra 1 – 2 paşanın abartılı kişilikleri gölgesinde bu gerçeklik tasfiye edilerek aksiyon egemen sınıf yörüngesine oturtulmaktadır. “Kişiler nasıl oluyor da içinden çıkmadıkları sınıfların boşluğunu doldurabiliyorlar ? çünkü sonradan gelme ve yapmada olsalar, o kişiler zamanla artık işveren sınıfıyla bütünleşiyorlar. Milli mücadeleye girmeden önce 3 – 5 dönüm toprağa özenen İ. İ. Paşanın bu gün “yüz milyonları” tefe konuluyor. Demek ki bizde bürokrat burjuvazi batıdaki girişkin sanayici burjuvazinin yerini tutabiliyor. Bu yüzden en çarıksız halk çocuğu tepeye tünedimi içinden çıktığı kabuğu tekmeleyebiliyor.” ( Dr. Hikmet Kıvılcımlı)

Kıvılcımlı’nın altını çizdiği bürokrat burjuvazi gerçekliği dikkate alınmadan ne kadroculuk nede “plan değil pilav” istiyoruz mütahit ve acenteci yağmacılığı nede ordu – hükümet – sınıf ilişkilerini anlayabilmemize olanak yoktur.

Batı toplumlarından bizi farklı kılan gerçekliğimizin sosyal nedeni “batı toplumlarında dokunulmaz vatan sınırını ciddiye alarak milleti ve orduyu “namerde muhtaç” etmeyen dişli bir işveren sınıfı iktidara bıçağı hakkı gelmiştir. O nedenle burjuva ordusu efendisini sahibini tanır.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı) Bizde Osmanlıyı kuranda yıkanda ordudur ve geleneksel aydın eylemciliğinin yol açıcılığı olmadan bir adım atacak takati bulunmayan yatalak ve korkak burjuvazi Batıdaki gibi efendilik taslayamaz onun işi tarih boyunca, bu davranış gücünün ardına sığınarak 1 – 2 paşayı ileri fırlatarak sonra bu güçleri bir birine kırdırarak hilelerle mevzi kapmak olmuştur. Silahlı ve silahsız aydın gençlik te bu cambaz oyununda – söndürülmüş ve katledilmişlerdir. İşte bizi bize benzeten toplumsal özelliklerimizden en önemlilerinden biride budur.

27 Mayısın tasfiye sürecini ve bu gidişe karşı direnenleri son dönemde çıkan Nesrin Turhan’ın “İhtilalin Süvarisi” Emekli Kurmay Yarbay Osman Deniz’in anıları ve notlarından Dr. Yasemin Bradley’in derlediği “PAROLA : Harbiyeli Aldanmaz” ve sitemizin yazarlarından Bnb. Fethi Gürcan’ın büyük oğlu Ömer Gürcan’ın “Fethi Gürcan’ın Harbiyelileri” adlı kitaplardan izleyebilmek mümkündür. Bu üç kitap ta birinci ağızlardan tasfiye sürecini 22 Şubat direnişi ve altında yatan cambazlıkları, 21 Mayıs Askeri Ayaklanmasını, öncülerini ve Harbiyelileri bu güne kadar örtülmüş tüm yönleriyle gün ışığına çıkartmaktadırlar.

21 Mayıs 1963 ülkemizde 1960 – 71 döneminin önemli, bir kilometre taşıdır. Bu ayaklanma sonucunda 27 Mayısın gelgitleri bitmiş ve ordu yeniden kontrol altına alınmıştır. 21 Mayıs askeri açıdan bir yenilgidir. Ancak sosyal işlevi açısından bir dönemi noktalayan yeni bir dönemin kapılarını açan bir misyona sahiptir. Devrimci binbaşı Fethi Gürcan 21 Mayıs gecesi sokağa inerek ordu içindeki sahte protokol cambazlıklarına, örgütçülük oyunlarına, mektupçuluğa ve diğer siyasi manevralara kesin noktayı koymuştur. Silah ve ayaklanma konuşmuş, demagoji ve ihanet yeni görevine kadar sinsice geri çekilmiştir. 21 Mayıs öncesinde 27 Mayısı ve ihtilalci askerleri savunan gençlik, sosyalist hareketin içine yığınlarla akmaya başlamıştır. Gençliğin sosyalizme doğru bu şahlanışı, o tarihte 50 yıllık bir geçmişe sahip bir sosyalist harekette ikinci bir mücadele kanalının açılmasına neden olmuştur.

Bazı öncü kadroları, 1950 öncesinde, Celal Bayar tarafından DP millet vekili listelerine konulmak istenen Türkiye İşçi Partisi ise “tepeden inme” suçlaması yaptığı 27 Mayısın sağladığı tüm olanaklardan yararlanarak işçi sınıfının başına tepeden ve aniden oturmuş ve milli bakiye sistemi ile elde ettiği millet vekili avantajını kalıcı sanarak sandıktan iktidara gideceğini savunmaya başlamıştır. Ayrıca ülkemizde demokratik devrimin tamamlandığını, yani burjuva devrimi yapıldığını belirten TİP stratejik olarak önündeki adımı Sosyalist Devrim olarak belirlemiştir.

Sosyalizm bir maksima programdır. O günkü Türkiye ise minima programı yani demokratik devrimi gerçekleştirme durumundaydı. Minima programın bin bir yakıcı konusu ortada çözüm beklerken TİP ülkenin orijinal sınıf ilişki ve çelişkilerinden bihaber kaçak dövüşme yolunu seçmiştir. Önce kendisini uyaran en eski kuşağın temsilcilerini partiye sokmayarak, kitaplarını yasak ederek ve adlarını söyleyen üyeleri “haysiyet divanı” na vererek tecrit etmişler sonrada Türkiye halkını ve işçi sınıfını “parlamentarizm” mavalları ile oyalayıp politik morallerini sıfıra indirmişler ve Devrimci Gençliği ülkenin tüm iç dinamiklerinin en hareketli olduğu bir süreçte parti çatısının dışına partisizliğe doğru itmişlerdir. Devrimci Gençlik bu süreçte üzerine düşen tarihsel sorumluluğu gene tarihsel dramatizmin ağırlığı içinde algılayarak, sonradan gelenekselleştirilecek olan ayrı ayrı mevzilerde örgütlenme anlayışına sapmaya yöneldi. Bu durum daha sonraki süreçte (1975 sonrası Devrimci Gençlikte) irili ufaklı birden çok örgütün gene irili ufaklı ayrımlar üzerinde farklılaşarak bölünmesine cesaret verdi. Türkiye’de solun bölünmüşlüğünün temelinde bunlar yatmaktadır. İşte Devrimci Gençliğin kendi politik kaderiyle baş başa kaldığı bu süreç ülkenin büyük bir ekonomik krize doğru sürüklendiği bir dönemdir. Meclise onaylanmak üzere sürdüğü ekonomik tedbirlerle ve yaptığı % 70 lik bir devalüasyonla krizin önünü kesmek isteyen başbakan Süleyman Demirel “Türk parlamentosu memleketin buhrana sürüklenmesine hiçbir zaman sebep olmayacaktır.” Diyerek, Menderes benzeri söylemlere yönelmeye başlayınca, iyi saatte olsunlar karşısına Celal Bayar destekli Demokratik Partiyi çıkararak parlamento tehdidi ile hiçbir sorunu çözemeyeceği ihtarını kendisine çekiverdiler. Bu iş parayla değil sırayla olacaktı. Menderes anlamamıştı, Demirel de anlamıyordu. Demirel bu noktada kalmayıp Kosigin ile mektuplaşmak küstahlığını gösterince aynen 1950 öncesi olduğu gibi CIA iplerin ucunu koyuverdi.

Ancak bu sefer 1950 öncesinde farklı olarak Dev-Genç’in başını çektiği anti emperyalist bir muhalefetle karşı karşıyaydı ve ordu gençliği sosyalizmden yana tercihini koymuş ve bu iki devrimci dinamik arasında da buluşma yaşanmıştı. 15 – 16 Haziranda işçi sınıfı istanbul’un bütün meydanlarına el koymuştu. Partisizlik gibi bir dezavantaja sahip olmalarına rağmen bu muhalefetin önünü mutlaka kesmek gerekiyordu. İşte tam bu noktada Devrim Gazetesi cilalı görevlileri salıverdi devrimci ortama. “ittifak” politikaları zemininde Devrimci Gençliğin söndürülüş ve katlediliş planına geçildi.

Sitemizde yayınlanan kamuoyu açıklamasında belirttiğim gibi devrimcilerin birlikte davranması yollarını çok zorlamamıza rağmen, parçalılık içinde davranıldı. “İttifak” oyununda bizim nasibimize direk Faruk Gürler ve Muhsin Batur’a bağlı “Orhan Kabibay – İrfan Solmazer – Numan Esin – Talat Turhan” çetesi düştü.

Bu çete elemanlarından Orhan Kabibay şimdi yaşamıyor, kalan üçlüye tüm kamuoyu önünde açıkça ve cevaplanması dileğiyle 1976 dan beri tekrarladığım aşağıdaki soruları yeniden soruyorum.

1 – Bizlerin yani has adamınız Kemal Kayacan’ın donanma komutanı olduğu dönemde ordudan atılmış denizcilerin yaptığı Taksim soygununun arkasındaki istihbarat verenler bizi bu soyguna yönlendirenler, kesik imzalı pusulalarla randevu tespit edenler ve tutuklanmamızı fırsat bilip paralara oturanlar kimlerdir.

2 – Yükseliş Kolejine konulması istenen ve konulan bomba yönlendirilmesinde, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un MGK de yapacağı bir konuşmanın alt yapısı hazırlanmak istenmiş midir? Bu eylemin kararını kimler almıştır.

3 – Deniz Gezmişlerin Ankara’da saklanması için sizlerden dayanışma istediğimi noktada eski Tarım Bakanı Turhan Şahin’in özel arabasını bizlerin kullanımına bırakırken bu kararınızı kime onaylattınız. Turhan Şahin o dönemde kimlerle ne iş yapmaktadır.

4 – 12 Mart sonrasında ispiyoncu Atıf Erçıkan’ın evinin bombalandığı günün sabahı bizler ( denizciler – Askeri tıbbiyeliler ve bir kısım Dev-Gençliler ) sizlerden hangi yardımı istemişizdir. Bize verilen ret cevabı kimler arasında kararlaştırılmıştır? Önerdiğimiz eylemin içeriği nedir.

5 – Çetenizin elemanlarından MBK cı TIR cı Numan Esin’in 12 Mart sonrası sahibi olduğu Vatan gazetesinde bütün uyarılarımıza rağmen hangi “proleter devrimciler” görev almışlardır? Kimler yazar, röportajcı, olarak bu çalışmaya katılmışlardır. Gazetenin politik çizgisi hangi çizgide ve nasıl belirlenmiştir.


Şimdilik soruları burada kesiyorum.

Bizim ittifakçılardan hayatta kalan ikisi bu sorulara her zaman olduğu gibi cevap veremezler, nefesleri yetmez. Aralarında bizi ilgilendiren de emekli Yarbay Talat Turhan’dır bu şahsı her zaman bu kadrodan ayrı düşünmeye ve yaşını hep dikkate almaya çalıştım ancak benim borç ödediğim Nasrullah Ayan batağında debelenmemi fırsat bilip yanına aldığı bence sicilleri belli soytarı yazar ve akıl hocalarıyla beni karalayan kitaba imzasını koymuştur. Kendisine bir kere telefonla, bir kere ortak bir dostumuz aracılığıyla, bir kerede sevgili kardeşim Öner Gürcan’ın hasta hanede yattığı dönemde ziyarete geldiği hasta hanede kalabalık bir topluluk önünde bu çirkin saldırıyı tekzip et dememe rağmen her zaman olduğu gibi o dönemde kalçamı kırdım kitabı okumadım masallarıyla beni oyalamaya çalışmıştır. Şimdi bütün kamuoyu karşısında ben kendisine bir soru soracağım. Tarihin karanlık yüzünü oluşturan bu şebekenin maskesini düşürmekte, tarihi gerçekleri açıklamakta varmısın? Yoksa karanlıkta kalmaya devam mı edeceksin.

Son Güncelleme ( 12/03/2009 )
 
< Önceki   Sonraki >
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.