|
Hızır, paşa olup Sivas’a atanınca devletin hazinesini köylülerin sırtından doldurup geçinenler Pir Sultan’ı Hızır Paşa’ya şikayet etmişler. Hızır Paşa ilk iş olarak Pir Sultan’ı makamına çağırmış. Eski Pirine hizmette kusur etmemek için güzel yemekler hazırlatmış. Lakin Pir Sultan bu yemekleri yememiş. Paşa bunun sebebini sorunca Pir Sultan devletin hazinesini soyanları, köylüleri ezenleri dikkate alıp sorgulamak için konağa çağıran Hızır’a şöyle demiş. “Sen zina ettin, haram yedin, yetimlerin ahını aldın. Haram paranla yapılmış yemeklerini ben değil köpeklerim bile yemez.” Sivas’tan Paşanın konağından Banaz’daki köpeklerine seslenmiş. Köpekler vali konağına gelip önlerine sürülen yemeklere dokunmamışlar. Bunu hakaret kabul eden Hızır, Pir Sultan’ı Sivas’taki Toprakkale hapishanesine attırmış. Lakin bir süre sonra dayanamamış, Pirine haksızlık yaptığını düşünmüş ve tekrar huzuruna çağırmış. “Eğer içinde Şah’ın adı geçmeyen 3 şiir söylersen seni affedeceğim” demiş. Pir Sultan arkadan kelepçeli elleriyle gökyüzüne bakarak “peki” demiş ve başlamış söylemeye: Hızır Paşa bizi berdar etmeden Açılın kapılar Şah’a gidelim Siyaset günleri gelip yetmeden Açılın kapılar Şah’a gidelim Yaz seli gibiyim akar çağlarım Hançer aldım ciğerciğim dağlarım Garip kaldım şu arada ağlarım Açılın kapılar Şah’a gidelim Her nereye gitsem yolum dumandır Bizi böyle kılan ahdü amandır Zincir boynum sıktı halim yamandır Açılın kapılar Şah’a gidelim. Pir Sultan’ın meydan okur gibi Şah demesi ve Şah’a gitmek istemesi Hızır’ı çıldırtmış. Derhal Pir Sultan’ın asılmasını istemiş. Ertesi gün Pir Sultan darağacına götürülmek için çıkarılmış hapisten. Yolun çevresinde birikenlere Pir Sultan’ı taşlamaları emri verilmiş. Yolun kenarında Pir’i son kez görmek için gelen musahibi Ali Baba da varmış. Herkes elindeki taşları Pir Sultan’a fırlatırken o kalabalığın içinden, musahibi Ali Baba da gül fırlatmış. Bunu gören Pir Sultan çok içerlemiş ve şöyle demiş. “Şu kanlı zalimin ettiği işler Garip bülbül gibi zareler beni Yağmur gibi yağar başıma karlar İlle dostun gülü yareler beni” Ve Darağacına varınca durmuş. Orda bulunanlara dönüp, son şiirini söylemiş. Bize de Banaz’da Pir Sultan derler Bizi de kem kişi bellemesinler Paşa hademine tembih eylesin Kolum çekip elim bağlamasınlar Ali Baba eğer söze uyarsa Emir Hüda’dandır beyler kıyarsa Ala gözlü yavrularım duyarsa Alın çözüp kara bağlamasınlar. Bu şiirden sonra vermiş dara boynunu Pir Sultan. Bir süre sonra darağacında hırkası asılı görülmüş. Köylüler kahvede konuşurken kimisi onu Çal gediğinde, kimisi Tavra boğazında gördüğünü söylemiş. Hırkası darda kalan Pir Sultan darağacından inip yola düşmüş, Kızılırmak’ı geçmiş. Horasan’a gidip Şah’ın huzuruna çıkmış… Sivas… Cumhuriyetin ve milli mücadelenin başlangıç kenti, yalnızlaştırılan, yalnız bırakılan kent, 1993 yazının Temmuz’u… Pir Sultan Abdal Şenlikleri sebebi ile etkinliklerin bir bölümünün Pir Sultan Abdal’ın sazının çalındığı Sivas şehir merkezinde yapılması öngörülmüştü. Bu kapsamda pek çok aydın Sivas Valisinin özel davetlisi olarak kente gelmişti… Kent KÜLTÜR Şenliğine hazırdı… Sivas ta hava çok sıcak! Kitap standındayız.. İyi ki annemi dinleyip şapkamı almışım. Kim bilir Ankara da hava nasıldır. Akşama doğru sanırım semah dönenleri izleyebileceğiz. Seminerlerde başladı pek çok yerde. İşin en zoru da bize düştü, güneşin alnında kitap tanıtmak… Akşam ki etkinliklerden önce oteldeyiz…Birkaç saat önce otelden çıkıp kültür merkezine gitmemiz gerekiyordu ama otelden çıkamıyoruz. dışarıda bir grup burada oluşumuzu ve şenlikleri protesto ediyormuş, içerde kapalı kaldık. Anlamıyorum tepki duyulacak ne yapılıyor ki. Kültürden,sanattan bahsetmek niye tepki alabilir ki… Memleketim işte, cehalet bir türlü yakamızı bırakmıyor.. Neyse dağılırlar nasılsa.. 2 Temmuz 1993 günü organize biçimde öğle saatlerinde Paşa ve Meydan camilerinde çıkan gruplar önce etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne ulaşarak, bir gün önce dikilen anıtı kısmen tahrip etti. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi. Hızını alamayan ve sayısı yaklaşık 10.000′e ulaşan saldırgan grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grubun sayısı akşam saatlerinde 20.000′e yaklaştı… Olaylar sanırım tahmin ettiğimden daha büyük, ciddi bir kalabalığın sesi geliyor dışarıdan, ‘Şeriat isteriz’ diyorlar.. Atatürk’ün Cumhuriyeti kurduğu bu şehre hiç yakışıyor mu şeriat istemek. .. Aslında ben soğuk kanlıyım ama kızlar çok gergin, korkmakta haklılar. Acaba kaç kişi var dışarıda. Ama uzun sürmez bence, polis yada jandarma dağıtır kalabalığı… Dışarıdaki kalabalığın sayısı 20 bini bulmuştur. Polisin uyarılarını dikkate almazlar.. Güvenlik yetersizdir..( Saldırganların slogan sesi,emniyet müdürünün sesi) Oteli taşlıyorlar. Korkmamak mümkün değil… Çok kızıyorum artık. Ne anlamı var bu kadar öfkenin… Semah dönen küçük kızlar ağlıyor. Hayır neyi değiştirecek bu bağırışlarınız, gerçekten kızıyorum artık…. Önce oteli taşladılar. Ardından Madımak otelinin önündeki öfkeli kalabalık otel önündeki bazı araçları ateşe verdiler. Yangın bir müddet sonra otele sıçradı. Saatler geçiyordu ve yangın ilerliyor, kalabalığın öfkesi dinmiyordu. Bu arada tüm Dünya Sivas ta olanları televizyonlar aracılığı ile naklen seyrediyordu. Yapılacak hiçbir şey yoktu, güvenlik saatler geçmiş olmasına karşın gerekli müdahaleyi yapamıyordu.. Oteldeki herkes öleceğimizi söylüyor, ben inanmıyorum,dağ başımı burası.. Dumanlar geliyor..Nefes almakta zorlanıyoruz. Üst katlara çıkanlar oldu, ama ben biliyorum birazdan kapı açılacak ve dışarı çıkacağız. Dışardan birileri mutlaka burada zorda olduğumuzu kestiriyor, bişeyler yapıyordur. Umarım televizyonlar göstermiyordur olanları, annemi düşünemiyorum, duydu ise burada olanları çok paniklemiştir. Ya annemi tekrar göremezsem, olurmu canım öyle şey, kötü şeyler düşünmemeli. Çok kızıyorum ama, yüksek lisansımı kesin yurtdışında yapmalıyım, gitmeliyim buralardan, nefes almak çok zor, çıkarız herhalde birazdan, bir şehrin ortasında, bir otelde yanarak ölecek değiliz ya, çıkartırlar birazdan… Sivas ta Madımak Otelinde çıkartılan ve tüm dünyanın naklen izlediği yangında 33 konuk,2 otel görevlisi, 2 saldırgan yaşamını yitirdi.( çığlık meyanı….) Olaylar sırasında Atatürk-Kongre ve Etnografya Müzesi önünde bulunan Atatürk büstü tahrip edildi. Akşam saatlerinde valilikçe tahrip edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi. Siz hiç ateşte yanan gül gördünüz mü?.. Ya da bir tek gül yaprağı… Yanarken kadife teninden bir damla gözyaşı düşürür ateşe… Ateşe düşen güle ağladım. Ateşe düşen kuşlara, çocuklara , şairlere , gencecik kızlara , yazanlara , okuyanlara , ateşin içinde semah dönenlere… Olaylardan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190’a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124’ü tutuklandı, geri kalanlar serbest bırakıldı. Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No`lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. 26 Aralık 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi. Müdahil avukatlar, DGM’nin kararını taraflı, hukuka ve adalete aykırı olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi “Katliamın Cumhuriyete, Laikliğe ve Demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek DGM’nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No`lu DGM, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı. 28 Kasım 1997’de açıklanan kararda 33 sanığa idam cezası verildi. Yargıtay 9. ceza dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usül noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usül eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000′de 33 sanık DGM’ce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezası’nın yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet hapis cezalarına dönüştürüldü. Sivas Davası İstiklal Mahkemeleri sonrasında, tek bir davada, bu kadar çok idam cezasinin verildiği ilk davadır.Ayrıca davayla ilgili unutulmaması gereken bir nokta da sanıkların avukatlığını Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan üstlenmiştir.(çığlıklı meyan ve müzik) “Seni yazıyorum bembeyaz ak güvercinin kanadına ve sevgimi gönderiyorum onunla sana.. “Ah bir çoğalsa sevgiler… Çoğalsa da üstümüzdeki o kısır bulutlar, içimizdeki yalanlar, katılıklar, kinler, öfkeler, bencillikler sıyrılıp gitse… Ne olur o zaman?.. Yeni bir sevgi güneşi doğar dağların doruklarında… Gökyüzü nar çiçeğine döner, yeryüzü papatya yapraklarına.” “İnsanın bol olduğu yerde akla kıtlık çekilmezmiş dediler inandım. ………… NESİMİ ÇİMEN… O halkımızın dili, O 3 telli Curanın Piri . İstanbul, Almanya, Fransa, İsveç O da bir gurbetçi idi. O yemyeşil bir bahar Çimeni, Bire yobaz, bu yolda verdiğimiz, bu kaçıncı Nesimi. İnsan olan insan barıştan yana Ancak zalim olan kıyar insana Barış aşkı yayılmalı cihana Barış güvercini uçsun dünyada ASIM BEZİRCİ… 67 yılık hayatında 70 kitapla, edebiyatın şiirin, halkın kütüphanesi idi. O Özgürlük, insanlık, barış, O bir başkaldırı abidesi idi, özü sözü zülfü kâr olanlardan. O bir eleştirmendi, çünkü eleştirmeden daha iyiye güzele doğruya gidilemezdi. “Bir insan olarak her türlü güzelliği koruma sorumluluğunu taşıyorum”. Herkes te öyle davranmalı, diyordu. Ankara’dan öteye Sivas´a gidip, Ucunda ölüm olsa bile, gençlere moral vermeyi tercih etmişti. METİN ALTIOK… O bir filozof, O bir şairdi, Olacağı görür gibi, yıllar önce, ”yakılması gereken biriyim” diye yazmıştı. “…Gördüm yaşarken vadesiz ölümümü. Ördüm de ilmek ilmek Sırtıma giyemedim ömrümü…” Madımakta girdiği komadan, 8 Temmuz 93 te ayrıldı aramızdan. Sivas sana verdik senden isteriz. Canlı verdik, canlı isteriz. MUHLİS AKARSU… Çocuk yaşta tanıştı telli kuranla, Cemlerde zakirlik yaparak. 70´li yıllarda “Kula kulluk yakışır mı” diyerek, Akarsular gibi aktı sahnelerde, gönüllerde… İnsan haktır hak insandır biliriz Gönüllerde açar bizim gülümüz Akarsuyum bacı kardeş hepimiz Sivas etkinliklerinden sonra çıkaracağı kasetinin adını. Sivas ellerinde ömrüm çalınır, koymuştu. Öyle oldu… Akarsu’yum yansam da Kül olup savrulsam da Bazı bazı gülsem de Yine gönlüm hoş değil. MUHİBE AKARSU Muhibe Leyla Çiftlik 1971 yılında Muhlis Akarsu ile evlendi. Acı tatlı yaşamı, aşkı ve ölümü beraber paylaştılar. Akarsuyum böylesiydi ahtımız, işte geldik gidiyoruz dediler,,, ve Pınar, Çınar ve Damla adlarında 3 kız, 3 gonca gül, hatıra bıraktılar bizlere. BEHÇET AYSAN… O Atomla savaşan bir doktor ve şairdi, Nükleer Savaşın önlenmesi için hekimler derneğinde, Ankara Tabipler odası, Sağlık-iş sendikasında ve Edebiyatçılar derneğinde yöneticilik yaptı. 1986 Abdi İpekçi Barış ve Dostluk ödülünü aldı. ‘…Beyaz bir gemidir ölüm, siyah denizlerin hep çağırdığı batık bir gemi, sönmüş yıldızlar gibi yitik adreslere benzer ölüm, yanık otlar gibi sen bu şiiri okurken ben, belki başka bir şehirde ölürüm… EDİBE SULARİ… Davut Sulari´nin yadigârı, İsveç’ten koşup gelmişti Sivas´a….. O zaten babasının yolundan hiç ayrılmadı. Aşkıyla Perişan Davut Sulari Muhabbeti baldır kendisi arı Hz. Ali´nin sır Zülfükarı İnkarın boynuna vuralım hele Tek çaremiz bu alemi cehaletten kurtarmak olmalı… UĞUR KAYNAR… Şair ve yazardı… İlk kitabı: ”Çiçekler halaya durdu ” oldu. …Ölümünün ardından peşi sıra gönderilen deri çantasında peçeteye yazılmış bir şiir bulundu… “…Öldüğümde doğduğum yere gidiyorum. Yıllarca süren bir hasret ve bilinmezliği İşte böylesine yeniyorum…” ASAF KOÇAK… O, “yok devenin kuşu… Cop Cumhuriyeti nin çizeri idi..” “İnsanın kendini sorgulaması yeterli değil, mesele, dönüşebilmek, değişebilmek, mesele aynanın karşısına geçip kendine ATEŞ-edebilmeyi becermektir..”. Sakallarımdan başka her şey takma protez diyor , ve son dakikalarında, isyan borusu çalar gibi, Madımak koridorlarında, ölüme mızıka çalıyordu. ERDAL AYRANCI Bir çok projeye girişti, en son olarak Anadolu ipek yollarını filme almayı düşünüyordu. Pir Sultan Abdal etkinliklerini filme almak için Sivas´a geldi. “…Eğer bir gün sevgilim, son verecekse hayatıma bir ses, Bilsinler ki, orada kırmızı yediveren gülleri açacak Ve bülbüller ağıt yakacak ölüme Korksunlar ALEV çemberinde ki akrep gibi.. Çünkü ölümleri, Gül dikenlerinde olacak.” SEHERGÜL ATEŞ… Sehergül için babası; Biz onunla baba kız değildik. O hem sırdaşım, hem yoldaşım, hem dayanağım ve gücümdü diyor, eski Halkçı Parti, millet vekili, Musa Ateş. Sivas öncesi Musa Eroğlu´ndan saz çalmayı öğreniyor Sehergül.. Sivas´a gidebilmek için babasından izin alma imkânı olmamış. Kardeşi Ali´ye borçlu olduklarının listesini verirken ”ben ölürsem siz ödersiniz”diyor. Yaşamını güzelleştirmeyi bilen, yarınlarına umutla bakan, yüreği sevgi dolu bir genç kızdı Sehergül ATEŞ. HASRET GÜLTEKİN…. Müzisyen, müzik yönetmeni, araştırmacı şair olan Hasret´e ne demeli bilinmez, 22 yaşında bir delikanlı.. Bir çok ustanın kasetlerine müzik yönetmenliği yaptı. Şelpe tekniğinin en önemli ismi.. ”Her ne ararsan kendinde ara.. felsefesinden yola çıkarak, ” Ne ararsak Anadolu´da bulacağız” diyordu. O Anadolu müziğinin unutulmaz bir ismi oldu. Onun için hala, o bir müzik dahisi, idi, o denli yetenekli gençleri bulmak zor diyorlar. Yobazları hiç mi hiç sevmezdi. Hasreti sevmeyenler ne anlar sevgiden … MUAMMER ÇİÇEK… Gönlünü İnci’ye öfkesini fırtanaya kaptıran çocuk. Ve bir tiyatro yazdı ‘..inadına yaşamak..’ Okul bitirme projesi olarak, mühendis Muammer; 1992 de Sivas’ın vaziyet plânlını yapıyor. 1 temmuz 93 te, Muammer Çiçek şiir yazıyor. “…Soğuk ölümün, acımasız pencereleri geziniyor üzerimde kıyıya vurmuş, baygın bir balık gibi ayılıp çırpınmaya başlıyorum Korkuyorum beni kavuracağından güneşin. çırpınıyorum ATEŞ kumlarda yaşamak için ulaşmak istiyorum delice, suya, nefesime ve kendime. İNCİ TÜRK… İnci Muammer’le sevdalı, Pir Sultan Abdal tiyatro topluluğunun teknik kadrosunda çalışyor. Gazi Üniversitesi Eczacılık fakültesi mezunu. Kendi yazdığı bir şiiri şöyle. “…Yaşamak istiyorum, ama kendimce, Neden yaşama karşı, bu kadar acımasızlar, Neden özgürlüğü böyle kısıtlıyorlar..’ GÜLENDER AKÇA… Kardeşçe insanca yaşamak için mücadele etti. Divrigi Kültür ve Yardımlaşma derneğinde. Gülender arkadaşları ile Anadolu semah araştırma topluluğu ASAT’ın kurucuları arasında idi. kardeşi Vedat Akça şöyle diyor.. “…Yitirdiklerimizin ardından ağlamak, anlık tepkilerle yollara çıkmak çözüm değil. Demokrasinin her koşulda yol almasını sağlamak lazım. Onlar ölmedi, ALEVe güldüler.. MEHMET ATAY… Şahanım, şahdamarım yangın yüreklim… 12 yaşında babasını, 10 yaşında annesini yitiriyor. Orta okulda iken annesinin çeyiz sandığını bozup, içinde güvecin besliyor. Gazi Üniversitesi Maliye Yüksek okulunu bitirmesine rağmen, O mutluluğun resmini arayan, bir fotoğrafçı oluyor. özgürlüğün fotoğrafını çekiyordu, ve de en çok sevdiği çocukların resmini. SAİT METİN… ‘…Uzundu usuldu dedemin boyu…’ Sait Metin, Grup Güne Umut’ta saz çalıp türkü söylüyordu.. Su gibi içiyordu eline geçen kitapları. ‘ …Umut belki de gelecek sayfadadır… kapatma kitabı…’ Pir Sultan Abdal tiyatrosunda Pir Sultan Abdalı canlandırıyordu. Aynı tiyatroda Pir Sultanın eşi Ballıhan’ı canlandıran Yeşim Özkan’la hayatlarını birleştirmeye söz vermişlerdi. Sait- Pir Sultan/ Yeşim- Ballıhan olmuştu. Kerem’le Aslı, Ferhat’la şirin gibi. Sait annesine: ‘..Anne deli’misin sen, Ben aradığımı buldum…’ diyordu. Baba Mehmet Metin: ‘ Devlete çok güvendik. Bizi ve çocuklarımızı bu kör güven yaktı, diyor. YEŞİM ÖZKAN… Ballıhan, erenlerinin bal çiçeği. O Pir Sultana, Sultan ona aşıktı. Hacettepe Üniversitesi Sosyal hizmetler okuluna gidiyor, Çocukken sakin ve durgun olan Yeşim gençliğinde bahar gibi yeşeriyor, artık sözüne söz yetişemiyor, enerjisini tiyatroya veriyor. Biz Sivas’ın yobazlara teslim olduğunu bilseydik gönderirmiydik çocuklarımızı diyor babası Hikmet Özkan: Sivas kıyımından sonra, din konusunda fikirleri netleşiyor. ‘…Allah insanlarda vardır. İnsan sevgisinden daha büyük bir sevgi yoktur. İnsanları sömürmek için dinler kullanılmaktadır. HURİYE ÖZKAN… ‘..Havanın yüzünde semah dönerken…’ Arkadaşı İnci Türk’le beraber Gazi Üniversitesi Eczacılık bölümünü bitiriyorlar. Pir Sultan Abdal Derneği’nin çalışmalarına katılıyorlar. Kardeşi Yeşimle beraber semah ekibindeler… Pir Sultan Abdal tiyatrosunda anlatıcı ozan rolünü alıyor Huriye Özkan. Babaları Hikmet’in, iki yavrusunu da alıyor Sivas…. CARINA JOHANNA… Carina, üniversite öğrencisi, Türkiye’ye kadın ve Alevi kültürünü araştırmaya geliyor. Arkadaşları Sultan, Yasemin ve Asuman Sivri,, Carina’yı Sivas’a gitmekten vazgeçirmeye çalışıyorlar. Sivas’ta su bulamazsın, aç susuz kalırsın, kalacak yer bulamazsın diyorlar. Carına, siz ne yerseniz bende onu yerim, siz ne içerseniz bende onu içerim , nerede kalırsanız bende orada kalırım diyor. Ve verdiği sözde duruyor,,,, kara dumanları onlarla beraber yudumluyor. GÜLSÜN KARABABA… ‘Bir kızımız olsun adı da, Gülsün.’ Etkinliklere Divrigi Kültür Derneği kanadından katılan 4 kızdan biriydi, Gülsün. Bakkala pazara çıkmayan kız, Sivas’a gitti. Sivas soğuk olur kalın giyin dediler. Oysa ki, yangın yeri olacakmış Sivas, bilemezdi… Günlük defterine: Kendi kilidimi açacağım, kendimi aşacağım, sıradan biri olmayacağım diye yazıyordu ve hayat felsefesi olarakta ‘..Yarın yanağından gayrı her şey ortak…’ fikrini benimsiyordu. MURAT GÜNDÜZ… Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. Bu Hasret bizim..’ En güzelleri en iyileri yitirdik Sivas’ta. Murat, Pir Sultan gençlik kollarında görev alıyor, semah dönüyordu. kız kardeşi Birsen’le beraber gittiler Sivas’a. Kara dumanlar içinden kardeşi Birsen’i çıkarıyor. Diğerlerini de Madımak cehenneminden çıkarmaya gidiyor.. Murat. Birsen, Ruhi Su’nun, şu dizeleri ile anlatıyor Murat’ı: Ne Mutlu biz insan olmuşuz İnsan sevgisini gerçek bilmişiz İnsanın dalında açıp gülmüşüz Muhabbet insana, cana muhabbet Söz veriyorum; Beni yaşarken görenler, seni yaşarken görecekler. AHMET ÖZYURT… Kendimi bir atom bombası ve bir kuzu gibi hissediyorum diyordu Ahmet. Ahmet’te semah dönüyordu. Üniversiteye girmeye hazırlanıyor, Kitap okumak ve spor yapmayı çok seviyordu. Günlük defteri güzel sözler kitabı gibi. …. Sorunlardan kaçmamak tam tersine üzerlerine gitmek gerek. Evet düşünmek gerek, Her kitap okunmalı, onlardan bir şeyler kapılmalıdır…. . …Gerçekten mutlu kişi, gerçekten içinde bir iyilik hisseden kişidir, önemli olan insanlık adına bir şeyler yapmaktır. .. HANDAN METİN… Tüm güzellikleri toplayıp uzun ince bir yola çıktım…’ 1992 ODTÜ Eğitim fakültesi Biyoloji Bölümüne giriyor Handan. Gülsün, Gülender ve Nurhan’la yakın akrabalar ve 4 kız Divrigi Kültür derneği kadın komisyonunda çalışıyorlar. Annesi Sultan Metin . Yavrularımız, 8 saat, geldi, gelecek diye devlet bekledi, 8 saat yandılar….diyor. Ve Handan yazıyor. ‘…Ayrılmak bir doğa kanunudur. Bir gün arkadaşlarından, yarın ailenden Ve son olarak da bu dünyadan ayrılacaksın. Ama önemli olan zihinlerde bir isim bırakmak, ölsen bile ölmemiş gibi yaşatılmaktır. YASEMİN SİVRİ… Kamber abi’nin profesörü. Kitap kurdu. Hacettepe Üniversitesi felsefe bölümüne gidiyordu. Pir Sultan’da, semahla başlıyor, giderek yeni alanlara yöneliyor, önce gençlik komisyonu üyesi ve tâbi ki son olarak kütüphaneden sorumlu idi. Yasemin, Sivas’ta yazar, Aziz Nesin ve Asım Bezirci ile tanışıp, görüşlerini açıklayacağı için sevinçli. Benim en iyi arkadaşlarım kitaplarım diyordu. Okuyordu okuduğunu yorumluyordu: …İnsanlar öldükleri zaman değil, unutuldukları zaman ölürler… diyordu. ASUMAN SİVRİ… Sokullu Lisesi 1. sınıf öğrencisi. 16 yaşında semah hocası oluyor Asuman, 3 grupta 100′e yakın öğrenciye semah öğretiyor. 2 temmuz 93 günü otelden evi arayıp karnesini alıp almadıklarını soruyor ailesine. takdirname bekliyor. Takdirname aldığını öğrenemeden yobazlar otele saldırıyorlar. Kamber Hoca çok sevdiği Asuman için: Asuman’da her türlü özelik güzellik vardı, zeki ve çalışkandı, emek veriyor çalışıyor çalıştırıyordu. Bütün evren semah döner, Aşkından güneşler yanar… Asumanda ablası Yasemin gibi ateşe semaha duruyor… SERPİL CANİK… Kuş olup güvercin donunu giyen Uyan dağlar uyan Serpil geliyor. Ticaret lisesinde staj gördüğü bir kooperatifte çalışıyor, semah çalışmalarımı engelliyor diye işten çıkmayı bile düşünüyor, üniversiteye gitmek istiyordu. Ailece gidiyorlar Sivas’a Serpil hiç gitmediği köyleri Banaz’ı da görecek. Yobazlar Serpil’in anne babasını Ali Baba Mahallesinde, ablasını Kültür Merkezinde tutsak tutuyor, onu da Madımak’ta boğuyor karanlık. Gözü yaşlı Sultan anne: Yavrularım uça uça gittiler… diyor. ‘..Turnalar turnalar, telli turnalar, Semah edenler, hakka gidenler…’ SERKAN DOĞAN… Başıma kızıl bağla, ardımdan sakın ağlama, anam…. Serkan Doğan kardeşi Serdar Dogan’la semah ekibinde, Etinlikte kaset stantında görev alıyorlar . Serkan ayrıca, Pir Sultan Abdal tiyatrosunda, Ali Baba’yı canlandırıyor. Madımak otelinden cansız çıkıyor Serkan. Kardeşi Serdar ise, öldü diye atıldığı morgda, tam 12 saat kalıyor ve tesadüfen bir doktor nabzının attığının farkına varıyor. Serkan, otelde yangın başladığında, bir kaç dize yazıp iç cebine koyuyor.: ‘….Yanıyorum anam sakın ardımdan ağlama.. Ali’yim ben…, sakın ardımdan ağlama….’’ BEKKIZ ÇAKIR…. Güne Umut’tan, ‘ceylanlara karışıp semaha duran.lardan Üniversiteye gidecekti. Kamber Çakır’ın kızı.. Kamber Hoca cehennemden, Birsen’i, Çiğdem’i, Gülay’ı ve diğerlerini kurtarıyor kendi öz kızını kurtaramıyor. Kırklar ile yedik içtik. Kaynayıp sohbete coştuk Yetmiş yıl fırında piştik ‘Daha çiğsin, yan’ dediler NURCAN ŞAHİN…. Kim yakıştırabilir sana ölümü. Uzun yıllar çocuk hasreti ile yanan ve tedavi gördükten sonra ‘can ışığı’ anlamına gelen Nurcan adını koyduğu kızı doğar. O’nun için annesi Fidan : Ben seni Allah’tan zorununan aldım diyor. …Nurcan, belki yaşlanacağım ama asla büyümeyeceğim diyordu… Okumayı çok seviyor, derneklerde her işe koşuyordu.. semah, tiyatro, kitap dergi… Sivas’a yola çıkarken: ‘…Anne oraya geçen yıl gidenler tuvalet bulamamış, bizde su bulamayız belki, Bir su ver içeyim…. Annesi Hacıbektaş’tan getirdiği sudan bir bardak verir. Yarısını içer yarısını da Özleme verir… Tas tas içtik ahuları sağ iken. Bir sen iç sevdiğim, birde bana ver. ÖZLEM ŞAHİN… Özlem ile Nurcan amca çocukları, bir elmanın yarısı gibiydiler içtikleri su ayrı gitmezdi. İçlerinde sınırsız bir insan sevgisi vardı. Sevdiklerine koşa koşa giderlerdi. Kolluklar, saç bağları, küpeler kolyeler üretip, dernek adına satarlardı. Onları, ne kanlı Sivas ta, ne Madımak Otelinde, ne de mezarlarında aramayın , Onlar parkta bir kelebek, denizde bir balık düşüncelerimizde güzel bir dostluk. Ve Onlar: Şu alemde sevgi yaşadıkça var olacaklar… MENEKŞE KAYA.. Ötme bülbül ötme, şen değil gönlüm. Dost senin derdinden ben yana yana. Bu dünyadan bir Menekşe geçti, 15′inde Sivas’ta yakıldı. Semaha tiyatroya meraklıydı. . Evde kardeşi Koray’la saz çalıp semah dönerdi. Turhal-Tokat, Amasya, Gümüşhane, Hacıbektaş şenliklerinde tiyatroda oynamış. İstanbul, İzmir, Ankara’da semah dönmüştü. Menekşe Kaya 15′inde SON semahını 1 temmuz 93´te Sivas’ta döndü. Menekşe’lerin üzerine, su yerine kara dumanlar indi. KORAY KAYA… Şu dünyadan birde Koray geçti. 12 yaşında Sivas’tan. 5 yaşında yazıyı sökmüştü.. Akşam konserde babası İsmail Kaya’nın sazı kırılınca üzülmüş, Annesine varıp ne oturuyorsun, babamın sazı kırıldı hadi buradan gidelim demişti…. Sivas’ta yitirdim, goncaydı gülüm. Elimden aldı bak, ateşle ölüm. Bende dostlar ile, yere gömüldüm Çalardı sazım, söylerdi dilim Aldı onları aramızdan, ölüm… ÖLEN BEDEN İMİŞ,AŞIKLAR ÖLMEZ Dar gören, didar göre, ağıtlarımız umuda döne… “Rüzgarlarla gidiyorum. Ama boşluğun dibi de değil. Yaşam; sizlerin gereksinmelerinizi, benim de sevgimi dolduran bir yaşam olmadıysa, bırakın başka bir yaşamda, buluşabilmemiz için verilmiş bir sözümüz olsun. Sivas katliamında Tanrı ile buluşan canlarımızı hasretle anıyoruz. 2 Temmuz Sivas, Radyo Belgeseli/Cem Radyo
|