|
Jine: Bizi öyle işine geldiği gibi dizemeyeceğini anlasın. Neden susacakmışım. Alıyorlar ellerine kesilmiş bir gazete parçası, dağ-bayır, dere aşırtıp gelip buluyorlar bizi. O kadar kolay mı? Daha aynı dili bile konuşmuyoruz. Dê beso! Bese: Ben de diyorum ki, bırak madem yazarmış, aklına koymuş bizi yazacak… Varsın yazsın diyorum. Bir şans verelim de görelim. Yazar: Ana-kız didişip durdunuz ama hiç anlamadınız niyetimi… Olanı yansıtacağım sadece… Başka bir derdim yok. Jine: Haa haaa! Olanı diyor, olanı yazarsan öykün kavuşmaz sabaha. Bese: Ana dur hele, bak, bir ufacık haber işte… Nisan oldu mu kimse kalmaz okulda ya, onu diyor işte… Kamyonlara doluşup diyar diyar ırgatlığa pamuğa, tütüne, fındığa giderler diye yazmış gazete. Okulu yarıda keser mevsimlik işçiliğe giderler demiş. Yazar: Bir tek o değil tabii, okulların durumu nedir, kışın yakacağı var mıdır? Dernekler yardım göndermek ister, neler yollamalılar meselâ… Bunlara ışık tutmalı. Sonra bir de nüfus planlaması! Bese: “Okulda soba var mıdır, öğretmen var mıdır” diye sorsan ya yazar hanım… Jine: Okulu da geç, titrek de olsa lambalardan kesilmeden akan bir ışığın var mı, sor… Yardım mardım işlemez buraya. (Göğsünü yumruklar) Susuyorum artık. Yazarlıktan bezdirirler insanı… Köy edebiyatı yapacak değilim… O yok, bu yok… Bese diyordum, sanki az daha aklı başında gibi. Yok yok, baksana o da anası gibi öfke burnunda. Ama alaya gizlemiş öfkesini… Rızo bunlardan iyi, ne desem kuzu kuzu anlatır. Hah geliyor. İşte tahta kapının mandalı oynadı, dışarının ayazıyla peş peşe girdiler içeri… Rızo: Hele getir bakalım çayı Bese. Zımek meydanından taa buraya sıkı bir yürüdük Abdo ile. Kafayı takmış, anlatıyor durmadan… Tarlayı eken ben diyor, karşılığında aldığı bir pay… Geriye kalan payın biri toprağa biri ağaya… Öyle çok dedi ki bu lafı, adımlarımız kendiliğinden hızlandı; biri toprağa biri ağaya, biri toprağa biri ağaya… Yazar: Üç payın birini ağa, birini Abdo alıyor da sonuncuyu toprağa mı yatırıyor? Rızo: Toprak dediğin ağanın malı… O pay da ağaya gidiyor ere… Rızo da bu gün havasında değil anlaşılan. Jine asık suratını bir damla yumuşatmadı. Yarın Jine beni Dere Xori’ye götürecek mi bakalım? Bu dere acaba adı gibi derin mi? Xori köyün aşağısından akıp öbür dere ile buluşuyormuş bir yerlerde. Köyü saran iki yamacın biri taşlık, biri meşelik… Arasında kurulu Zımek. Bunca bilgiyi Bese anlatıyor, arada anasının dili dönmediğinde de o açıklıyor da böylelikle anlaşabiliyoruz. Ama benim aradığım öykü bunlarda değil… En iyisi Jine ile ilk karşılaşmamızla başlamalı öyküye… O gün, yol kenarındaki bembeyaz köpüklerle dağdan inen suyun çağlayışını görmek ve fotoğraf çekmek için durdurdum arabayı. Derenin üzerindeki tahta köprüden aşıp kümes gibi bir yapının yanına dizili duran ağaç kütüklerini de çekmeli diye içimden geçiriyordum. Toprak, çevreyi kafes gibi saran yüksek ağaçların döktüğü yaprakları çürütmeye çalışıyor. Bir anda iki üç çocuk belirdi. Onları da kütüklerin üzerine oturtup birkaç poz çektim. Sonra karşıdaki ahşap kulübeden bir kadın çıktı. Orta boylu, zayıf, kırklarında bir kadın. Yaş tahmin etmek ne zor buralarda. Gelişi güzel başını örten bir eşarp sarınmış. Bacaklarından kavradığı bir tavuk tepetaklak ve sessiz… Kadının gözleri Jine gözü… Gece kıyılarda çakan fener ışıkları gibi mübarek. Orada uzun süre bilmece çözmek istercesine bakıştığımızı anımsıyorum. Elindeki diri ama ölgünden beter sessizlikteki tavuğu bana neden uzatıyor? Ben konuşuyorum ama yanıt yok. Susuyor. Bakıyoruz birbirimize… Aynı yurdun iki yabancı kadınıyız… Elini indirmedi hâlâ… Almamı mı bekliyor tavuğu, hediye midir bu? Nerden çıktı tavuk şimdi. Birkaç foto çekip gidecektim. Yurt dışı gezilerimden birinde miyim yoksa? Kendi ülkesinde nasıl bir şeydir bu ortak bir dilimiz yok… Çocuklar geldi sardı etrafımı. Jine ne demek istiyor bir anlasam. Çekip gideceğim az sonra. Daha görecek bir sürü yer var. * * * Gitmedim işte… O gün bu gün kavga dövüş yazmaya çalışıyorum. Dere Xori son damlasına kadar girmeli öyküme. Jine, o gün her günden daha kıvılcımlı bakıyor. Derin sular köpüklenerek almış başını gidiyor, Jine’nin de aklı başından gitti gidecek… Bese anlatmaya başlasa artık diyorum. Başlıyor: Bese: Burada çok toz, çok duman ve köpüre köpüre akıp dereye karışan kan var. Kan bizim. Tozu dumana katan onlar. Gençler gelmiş soluklanıyordu. Dere serinliğini sundu. Soğuk sularında bezleri ıslatıp terlerini sildi. Pusudan kekeme silahlar konuşmaya başlamasaydı, kana kana içirecekti berraklığını avuç avuç… 3 kişiydiler. Üç ağıt birbirine karışıp yükseldiğinde, diz döven, ağıda alışık eller göğe açıldı. Jine: Açılan eller yanıyor, tütüyor, sonra gençlerin kına sürülü ölü ellerinden koparcasına ayrılıp sımsıkı kapanıyor eller, birer birer… Yüzler kasılmış, donmuş gibi… Toprağın yüreği kaçıncı kez oyuluyor da alıyor içine kınalıları… Dizlerden sözlere büyüyor ağıt: Xoriiiiiidir Xoriiiii kadın anam xoridir yaram, düştüğüm yerde büyür de büyür deriiiiinnn kavgam, Xoriiiiiiii…. Bi de bana bi de yaresi deriiiin dere söyle bu kaçıncı…
Bu sessizlik ilk karşılaşmamızdakinden de derin. Jine kendine gelesiye sustuk. Bese, “Bunu en başa yazasın yazar hanım” deyip duruyor. Öykümü ele geçirdiler, bildiklerini okuyorlar. Abdo tekrarlayıp duruyor; bir pay ağaya, bir pay toprağa… Toprak neleri yutmuş içine… Rızo anlatıyor uslu uslu… Gençler anlatmayı bırakmış… Zımek meydanından çakıyor bakışı şimşek Jineler, Abdolar, gençler… Hızlanıyor adımlar, kırıldı kırılacak yer… Uğultu yükseliyor. Öyküme söz geçiremiyorum artık, ne yazmaya kalksam yakışmıyor. Ağıtlar dönüşüyor, değişiyor… Savrulup esiyor sözler, küfürler… “Biri ağaya biri toprağa, biri ağaya biri toprağa, biri ağaya biri toprağa, biri ağaya biri toprağa…” Emeğin sanatı |