|
Sıcak yatağımdan uyanıp, yüzümü yıkadıktan sonra kahvaltı masasına oturdum. Karşımda duran televizyonun sesi rahat duyulabilecek kadar açıktı.
Başbakanın bir toplantıda yaptığı konuşması kuraklık tehlikesi, mankenlerin selülit telaşı, sarhoş bir sürücünün kendisini çekmeye çalışan kameramanlara sayıp döktüğü küfürler... Sonra sen... O ana kadar göz ucu ile baktığım televizyona birden daha dikkatli baktım.
Gözlerimi senden ayıramıyorum. Çiğnediğim lokmalar boğazımı acıtıyor şimdi. Sana bakıyorum gözümü hiç kırpmadan. Bir göz kırpımı bile seni göreceğim zamanı azaltacak. Yok istemiyorum. Yanıyor gözlerim ve içindeki acı usulca süzülen yaşlarla birleşip yüreğime damlıyor. Şimdi yüreğim, gözlerimden daha acı yanıyor.
Güneş bile uykusundan uyanmamış daha. Ay ışığı gece vardiyasında, güneşe teslim edecek gökyüzünü ve çekip gidecek ama o da şaşkın. Gidip gitmemek arasında kararsız, keşke ağlatabilseydi bulutları bu gece. Hiç ağlamadığı kadar ağlasaydı bulutlar...
Saat sabahı gösteriyor artık; dışarısı hala karanlık, sis, duman, soğuk... Sen bulunduğun yerde, bir bankın üzerinde her şeyden habersiz, derin bir uykuya dalmışsın. Sanki ömründeki en rahat uykunu uyuyorsun, yılların yorgunluğunu atmak için üzerinden. Öylece bırakmışsın kendini.
Dışarıda hava çok soğuk, üşümüyor musun? Yüzün sıcaktan terlemiş gibi, damla damla sular var yanaklarında, elbiselerin bile belli belirsiz ıslak. Üstüne örttüğün battaniyen sıcaktan yakıp kavurmuş içini sanki. Dudakların çatlamış. Yattığın yerden bir doğrulsan kana kana su içeceksin besbelli. Çok mu yorgunsun bu sabah? Dün taşıdığın kâğıtlar, çalı-çırpı dermansız mı bıraktı kollarını? Rüya görüyorsun belki de. Rüyanda evindesin. Önünde bahçesi, içinde sıcacık odaların olduğu şirin bir ev. Sadece bunlar yani. Ne bir villa, ne de saray, hayalindeki.
Bulunduğun yerin biraz ötesinde, kepenklerine ağır kilitler vurulmuş kapılar var. Gündüzleri sıcak bir çay yudumlayıp, çeyrek ekmek arası peynir yediğin yerler burası belki de. Şimdi kapıları kapalı. Sen dışarıdasın. Ne içeceğin bir bardak çayın, ne de yanakların top top şişene kadar ağzına doldurduğun ekmeğin var.
Sahi senin hiç arkadaşın yok mu? Dertleşebilecek, oradan-buradan, köyden, memleketin halinden, gelecekten, dertten, kederden bahsedeceğin, oturup iki lafın belini kıracağın, bir de bir sigara tüttüreceğin bir arkadaşın mesela...
Üstelik burası Aksaray'ın en kalabalık yerlerinden biri. En fazla beş adım uzağında bir minibüs durağı, hemen yanı başında çocuklar için yapılmış kırmızı, sarı, mavi renklerden bir kaydırak var.
Çocuklar pek uğramamış sanki buraya. Kaygan zemin hiç aşınmamış. Ne çok severler oysaki uçarcasına kaymayı bu kıvrık borulardan. Nefes nefese koşarlar kumlara her düştüklerinde, yeniden kaymak için hiç sıra vermek istemezler yanındakilere.
Senin çocukların var mı? Her akşam yorgun argın işten döndüğünde kollarında derman olmadığı halde kucaklayıp öptüğün, saçını okşadığın ya da şımardığında kızdığın; istedikleri bisikleti ya da elbiseyi alamadığın için yüzlerine bile bakmaya utanıp sıkıldığın kızın, oğlun... Cevap vermiyorsun. Konuşmaktan sıkılıyor musun yoksa? Sen benimle konuşmuyorsun ama ben sana geçen gün yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum.
Biliyor musun, ben böyle bir baba gördüm, hem de yaşam standartlarının oldukça iyi olduğu söylenen, yasal hakları saymakla bir türlü bitirilemeyen, yere göğe sığdırılamayan Almanya’da.
Şaşırttım seni değil mi? Ben de ilk gördüğümde çok şaşırmıştım. Adını oralarda çok sık duyduğum ünlü bir alışveriş merkezinde, aldığım bir-iki şeyin hesabını ödemek üzereyken; önümde iki çocuğuyla duran bir adamın, kasadaki kadın görevliyle konuşmalarına kulak misafiri oldum birden.
O ana kadar hiç dikkatli bakmamıştım önümde duran adama. Önce sepetindekilere, sonra tekrar adama ve çocuklarına baktım. Adamın üstünde, kirden-pastan rengi zor seçilen, eski-püskü bir mont vardı. Elindeki sepette de sadece su, meyve suyu ve iki-üç tane muz...
Kıvırcık, arkadan örgülü saçları olan kara-kuru bir kızı, bir de zayıflıktan çöp gibi kalmış bacakları, gövdesini taşımayacakmış gibi duran bir erkek çocuğu. Babalarıyla alışverişe gelmişler.
Gözlerinin takılı kaldığı ne çok yiyecek ve içecek olmuştur mutlaka ikisinin de: Çikolatalar, gofretler, sakızlar, şekerler... Babalarının bile, belki de tadını unuttukları ete takılmıştır gözü; bir kilo alsa da çocuklarının ve karısının kursağından bir lokma sıcak yemek geçse diye düşünmüştür. iç geçirip dudaklarını ısırmıştır, yoksulluğu bir tokat gibi yüzüne patlayınca. Kasadaki kadın, hesabı söyleyince cebindeki parayı yokladı adam. Bir iki demir para çıkıverdi sadece.
Dönüp kızına baktı, kızı da ona. Kasanın üzerinden muz poşetini alıp, içindeki ezikliği yansıtan bir ses tonuyla aldıkları yere geri götürmelerini istedi. Boyu kasaya bile zor yetişen kara kız, yutkunarak poşeti kucağına aldı. Sanki o kelimeyi duyunca dermanını yitirmişti. Kollarının arasında koca bir muz kasası varmış gibi öne eğilerek yürüyordu.
Elindekileri aldıkları yere geri bıraktı ve babasının yanına geri döndü. Gördüğüm bu olay karşısında ne yapacağımı bilemedim. Yani o manzarayı görünce, elimdekileri geri bırakıp, bütün paramı son kuruşuna kadar kasadaki kadına uzatıp muzları da çocuklara vermek aklıma bile gelmedi. Biliyor musun, içimi en çok acıtan da bu oldu. Nasıl, nasıl da düşünemedim? O kara kızın gözlerini unutamıyorum şimdi. Ne zaman bir manavın önünden geçsem o kara kız geliyor gözlerimin önüne. Düşlerimde hevenk hevenk muz taşıyorum onlara…
Boşuna mı anlatıyorum bilmiyorum ama içimi dökmek istedim sana. Hala tanışmadık ama ben kendime yakın hissettim seni. Dertleşmek istedim.
Karını hiç anlatmadın. ilk gördüğünde ona nasıl vurulduğunu, yeminlerinizi; evlendikten sonra işsiz kaldığın günlerde ettiğiniz kavgaları; attığın ilk tokadı, yüzündeki morluklara baktığında “Elim kırılsaydı da...” dediğin anları; çocuklarınız ateşler içinde yanarken çaresizce başında beklediğiniz, hastane kapılarından paranız olmadığı için boynu bükük döndüğünüz günleri;birlikte aç yattığınız soğuk geceleri... Örneğin hiç anlatmadın.
Geçenlerde bizim mahallede su kuyruğunda elinde bidonlarla bekleyen kadınları gördüm. Bir bidon su için birbirlerini itip kakıyorlardı. Kimi evde çocuğunu, kimi ocağın üzerinde yemeğini bırakmıştı. Belki senin karın da bu kuyruklarda beklemişti. Ayağında terlik, eteklerinin ucu ıslanmış, parmakları soğuktan kıpkırmızı olmuş...
Sen hiç adliye koridorunda bir bankta otururken demir parmaklıkların az sonra daha kaç yıl, kaç ay, kaç gün daha, kurduğu tüm hayallere gölge olacağının kararını başı önünde, utangaç bekleyen, elleri arkadan kelepçeli delikanlıyı; oğlunun bu haline her baktığında onu dünyaya getirirken çektiği acıların aynısını şimdi bu adliye koridorunda çeken, yavrusunun susuzluğunu elleriyle içirdiği suyla bastırmaya çalışan anneyi gördün mü?
Ben gördüm biliyor musun? Gördüm ve öfkelendim. Seni, çocuklarına muz alamayan babayı, su kuyruğunda bekleyen kadınları, adliye koridorunda çocuğuna su içiren anneyi...
Oysa ne kadar çoksunuz. Ne kadar çokuz! Fark ettin mi? Her ülkede, her ilde, her semtte, her sokakta...
Farklı ırklardan, dinlerden, dillerdeniz ama yoksulluğumuz kardeş bizim. Her şey böyle kalır sanma kardeşim! Bir gün mutlaka umuda çıkacak tüm yollar. Elbette bizim için de doğacak güneş, bizim için yanacak soba, bizim için akacak su, bizim için pişecek et, bizim çocuklarımız için dalından koparılacak muz... “Ah”ın bizde saklı kardeşim. Yerde kalmayacak...
“Evet, sayın seyirciler, kimsesiz olan bir vatandaş, kaldığı parkta ısınabilmek için bulunduğu yerde ateş yakınca alevler, üzerinde bulunan battaniyeyi tutuşturup yanarak can vermesine sebep olmuş. izlediğimiz görüntülerde olay yerine gelen polislerin ellerinde bulunan pet şişelerdeki su ile yanan vatandaşı söndürmeye çalıştığını görüyoruz. Fakat talihsiz vatandaş tüm çabalara rağmen kurtarılamıyor.”
Haber spikerinin okuduğu bu cümleler beni kendime getiriyor bir an. Duyduğum sözler kulaklarımda uğultuya dönüşüyor… “Evet, sayın seyirciler”, “kimsesiz vatandaşşş”, “yanarakkk”, “can verdiii”, “kimsesizzz”, “can verdiii”, “yanarakkk”, “yanarakkk...”
Bu sendin kardeşim, seni gördüm, çok üşümüştün… sosyalist forum |