Kadın Hareketi
Ana Sayfa
Yazarlar
Bağlantılar
Bize Ulaşın
Site İçi Arama
İstatistikler
Ziyaretçi: 128258
Ana Sayfa
Ağızlarda Dolanan Çağdaş 'Hurafeler' Yazdır E-Posta
Yazar şirince   
05/12/2009
Herkes mitolojik inanışların, hurafelerin, tabuların eski çağlarda olduğuna inandırılmıştır. Çağımızı akıl çağı, modernlik çağı olarak görürler. Oysa şimdi günlük yaşamda daha çok hurafe, daha çok tabu, daha çok manipülasyon, daha çok efsane var. Hem de öyle çok ki, ben diyeyim yüzlerce, siz deyin binlerce. Birisi milyonlarca dese, o bile abartmış sayılmaz.

Tabi ki bu yazıda birlerce zırvaya değinecek değiliz. Benim amacım sadece ağızlara sakız olmuş birkaç yaygın hurafeyle hesaplaşmak.

• An-ı yaşamak

Herkes birbirine an-ı (o zaman dilimi içinde bulunulan an) yaşamayı öneriyor. Filozofca laflarla, anı yaşarsak daha mutlu olacağımızı, yaşamdan zevk alacağımızı anlatıyorlar. Filozofiye kendini iyice kaptıranlar, daha da ileri gidip; tek gerçekliğin içinde bulunduğumuz ‘an’ olduğunu kanıtlıyorlar, langadak(!?)

Bir kere an denen şimdiki zaman, geçmişten ve gelecekten yalıtılamaz. Şimdiki zaman geçmişin bir sonucudur ve geleceğe ilişkin tasarımları az ya da çok içerir.

Tüm etkinlikler şimdi de yaşansa bile, geçmiş ve gelecekle bağları kurularak yaşanır. Böyle yaşanması, gerçekliğin bir zorunluluğu olmasının dışında; etkinliği zenginleştiren, anlamlandıran bir özellik katar. Ancak, her seferde tekrar edilen, içgüdü kökenli etkinlikler salt şimdiki zaman içinde yaşanabilir. O da kısmen. Yemek yemek, sevişmek, korkutucu bir şeyle karşılaşmak vb gibi.

Zaten bize ‘anı’ yaşamayı önerenler de, ‘içgüdülerinize göre yaşayın. Karmaşık ve gelişkin eylemlerde bulunmayın. Sadece şu anda canınızın istediği içgüdüsel isteklerinizi yerine getirin. Yaşamı sorgulamak, uzun vadeli planlar yapmak, eleştri-özeleştri gibi şeylerle ilgilenmek canınızı sıkar’ demek istiyorlar.

Neden böyle bir öneri son yıllarda yaygınlaştı? Ve neden bu öneri doğru gibi görülüyor?

Çünkü çağımızın bireyi artık yaşamına yön verebilme olanağını iyice yitirdi. Yaşamak zorunda oldukları bıktırıcı, yıldırıcı ve bireyi mutlu etmeyen etkinlikler. Kafası karışık. Tabi ki bu durumda her şeyden vazgeçip, ‘bari ölene kadar keyfime bakayım’ kafasıyla yaşamayı daha uygun bulacak. Bu yüzden de ‘anı yaşamak’ lafı, ona büyük bir buluş gibi geliyor.

• Pozitif düşün

Son yılların moda laflarından birisi de ‘pozitif ol’. Koşullar ne olursa olsun, yaşanan eylem ne olursa olsun, yine de ‘pozitif ol’ diyorlar bize. Adam, ‘seni öldürmek için plan yapıyorum’ dese; yine de onu ‘pozitif’ değerlendirecekmişiz. Deprem olsa pozitif bir yan bulunacak. Patron sana küfür etse, pozitif tepki verilecek Ekonomik kriz çıkabilir demek nerdeyse yasak. Her koşulda, ‘nasıl da iyi ülke ekonomisi’ denecekmiş. İnsan Voltaire’nin ‘Kandit’ adlı bir kitabı hatırlıyor bunları dinledikçe.

İnsan, olaylar karşısında birçok değişik duyguya kapılabilir oysa. Şaşırabilir örneğin, kızabilir, umutsuzlaşabilir, sevinebilir, umutlanabilir, gelişmeleri kötü bulabilir ama umudunu yitirmeyebilir vb. Yaşanan şeyi nesnel ve öznel değerlendirme süreci, bireyi değişik duygulara iterek, eylemlerinin tepkilerinin yönünü, şiddetini de belirler. Böylece insan, gerçekliğe karşı kendi tutumunu geliştirebilir.

Nesnel bir bakışla gereken tepkiyi vermek yerine, neden zoraki olarak sürekli pozitif bakıyoruz? Bir olaya yapay olarak pozitif bir bakış açısı geliştirerek bakmak, gerçeği değiştirir mi? Sonuçları kötü olacak bir eylem karşısında yapay olarak pozitif bakmak, bize zarar vermez mi?

Öyleyse neden sürekli pozitif bakmamız isteniyor her şeye?

Bir kere bu sözün geçerlilik alanı, herkesin bir şeyi başarmak, para kazanmak için rekabet halinde olduğu iş yaşamı. ‘İş yaşamı sürecinde yaşanacak olumsuz gelişmeler canını sıkmasın, rekabetten, yarışmaktan vazgeçme. Koşulları eleştirme, olduğu gibi kabul et. Kazanmak için sürekli kendine gaz ver’ denmek isteniyor bu sözle.

• Başarı manyaklığı

Herkes sürekli bir şeyi başarmak istiyor. Yaşamın, eylemlerin tüm sonuçları başarmak-başaramamak ikilemiyle açıklanıyor. Başarmayı amaçlamayan etkinlikler, boş şeyler olarak görülüyor.

Neyi başarmak istiyorlar acaba bu insanlar? Başarıların ve başaramamalarının ölçüsü nedir? Herkes kazanabilir mi bir süreçte?

Uzatmayalım! Bu çok basit konuya, bu soruları sormak yeter.

• ‘Çok eylendim, keyf aldım’ tribi

Bu günlerde herkeste bir keyif alma durumu var. Ne yapsalar keyif alıyorlar. ‘Geçmiş olsun, denize düşmüşsün, zatüre olmuşsun’ diyorsun arkadaşına; ‘çok keyf aldım, çok eğlendim’ diyor.

Bir etkinliği yapmanın tek amacı keyif almak mıdır? Sadece keyf almak için mi yaşıyoruz? Bir etkinlik süreci sonunda duyulan duygu sadece keyif duygusu mudur? Yaşamda keyif almayacağımız ama yapmak zorunda olduğumuz etkinlikler yok mu, olmamalı mı? Nasıl oluyor da herkes kitlesel olarak birden bire her yaptığından keyif almaya başlıyor? Bir sürecin-etkinliğin niteliği, sadece bizim keyif alıp almamamız biçiminde mi açıklanır? Böylesi bir açıklama sürecin niteliklerini açıklamış olur mu?

• Hayallerinin peşinden gitme meselesi
Bir de hayallerinin peşinden gitme meselesi var. Mutlaka hayalimiz olmalıymış, hayallerimizin peşinden gitmeliymişiz.

Biraz önce değindiğimiz, anı yaşama jargonuyla çelişen bir öneri bu. Bu sefer gelecekte yaşamamız isteniyor.

Böyle diyerek, ‘geleceğe yönelik bir amacın olsun. Bir şeyler için uğraş. Kendine, hayal sayılacak kadar büyük hedefler koy. Ot gibi yaşama’ denmek istiyor.

Ama nedense, geçerli tüm hayaller para kazanmak, özel sektörde yükselmek, ünlü olmaya çalışmak gibi şeyler. Örneğin, bir bilim adamının bir sorun üzerinde çalışması, bir işçinin işyerinde sendikalaşmaya çalışması gibi geleceğe yönelik ısrarlı çabaları hayal sayılmıyor. Daha doğrusu, boşa uğraşmak, kötü hayal gibi terimlerle değerlendiriliyor. Sosyalist toplum kurmak isteyen bir devrimcinin hayali, hiç iyi karşılanmadığı gibi, kimse ona ‘hayallerinin peşinden koş’da demiyor.

Bunlar işin bir yanı. Birde hayallerimizin peşinden nasıl koşacağımıza ilişkin sorunlar var. Koşullar uygun değilse, koşulları aşabilecek sosyal-sınıfsal olanaklara sahip değilsek, kurduğumuz hayal, gerçekçi olmayan bir hayal olmaz mı?

Yaşamla-gerçeklikle ilişkileri tümden kopmuş (sakatlanmış) insanlara psikiyatride psikoz tanısı konur. Bu insanlar kendine özgü bir hayal dünyasında yaşarlar. Acaba onları da kutlamamız gerekir mi ‘hayallerinin peşinden gidiyor’ diye?

Ünlü olmayı, para kazanmayı insanların başarmış insanların başarıları, neden ‘hayallerinin peşinden koşmuş’ olmalarıyla açıklanıyor? Başarmak için her yol mubahtır anlayışının ve keskin bir rekabetin yaşandığı ortamda, hayalleri için uğraşmak yeter mi kazanmak için?

• Seyahat kanamalı ateşi

Seyahat ve turizm tutsaklığı o kadar tehlikeli olmaya başladı ki, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığıyla eş tutulabilir. Bu yüzden ben bu sendroma, Seyahat Kanamalı Ateşi adını koydum.

25-30 yıldır, yani turizmin karlı bir sektör durumuna getirilmesinden beri, tüm insanlarda bir seyahat ve turizm sevgisi başladı ki sorma gitsin.

Kime sorsan en büyük hayalin nedir diye, ‘seyahat etmek’ diyor. En çok sevdiğin etkinlikler, ‘seyahat etmek’. Piyangodan büyük ikramiye çıksa ne yaparsın, ‘seyahat ederim, dünyayı dolaşırım’.
(biraz önce başka hayaller kurmamız isteniyordu ama şimdi tüm insanların hayalleri seyahat etmeye indirgendi nedense)

Garip değil mi, tüm insanların sevdikleri etkinliğin ve hayallerinin, seyahat etmek olması? Nasıl böyle tek tip düşünmeye başladı tüm insanlar?

Şimdi ben soruyorum onlara.
- Niçin seyahat etmek istiyorsun?
- Yeni yerleri görmek için?
- Nasıl yeni yerler?
- Tarihi, turistik yerler.
- Yani neler var oralarda?
- Deniz var. Tarihi cami-klise-havra var.
- Neden cami-klise-havra görmek istiyorsun?
- Tarihi olduğu için. Ayrıca oralarda han-hamam-kervansaray da var.
- Deme yahu! Onları görünce ne hissediyorsun sen?
- Tarihi hissediyorum içimde. İçimin taa derinliklerinde hissediyorum tarihi!
- Peki neden herkes, Paris, Londra, İstanbul, Prag, Budapeşte, Newyork gibi aynı yerleri görmek istiyor? Örneğin sen sizin köydeki Ermeni mezarlığının hikâyesini biliyor musun? Oraya gittin mi?
- Bizim köye hiç gitmedim. Hem orası ünlü bir yer değil.

Bu konuşma uzayabilir iyice. Uzadıkça da seyahat sevgisinin, kişisel-gerçek bir etkinlik olmayıp, turizm sektörü ve tüketim kültürünün ortak bir pazarlama etkinliği olduğu ortaya çıkar.

• Kendine güven

‘Kendine güven’ gerisini merak etme sen. Güven sorunuyla ilgili olan şeyin kendisi hiç önemli değil. Rakipler önemli değil. Koşulların önemli değil. Senin yeterlilik düzeyin önemli değil. Konunun ne olduğu önemli değil. Hatta sorunun güvenle ilgisinin olup olmamasının bile önemli yok. Sen sürekli güven kendine.

Malingite-beyin metastaz akciğer kanseri oldum diyorsun, o sana ‘kendine güven’ diyor. ‘Türkiye’nin cari açığı kriz yaratacak düzeyde, ne yapılmalı’ diyorsun; o sana, ‘kendimize güvenmeliyiz’ diyor.

Ne kadar önemli bir söz değil mi?
 
< Önceki   Sonraki >
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.