Kadın Hareketi
Ana Sayfa
Yazarlar
Bağlantılar
Bize Ulaşın
Site İçi Arama
İstatistikler
Ziyaretçi: 128195
Ana Sayfa
Ana babalar birleşin! Yazdır E-Posta
Yazar Nihat Filiz   
08/12/2009

Umutlarla başlayan 'Kürt Sorununda demokratik açılım' tökezlemek üzere.

Hükümet, ırkçı ve şoven çevrelerin baskısı sonucu, sorunu muhataplarından ayrı çözmeye girişti, açılım hızla irtifa kaybetti. Barış gösterilerindeki coşkunun süreci baltaladığını söyleyen Başbakan'ın, adım atmadaki eski kararlılığı zedelenmiş gözüküyor. Ardından başka gelişmeler geldi...

Tarihi kırılmanın eşiğindeyiz...

Türkiye, kendini esir alan hastalıklarla mücadele etmeye çalışan bir bünyeye benziyor.

Bir yandan hastalıklı bünyesini tedaviye başlamışken, soluk borusu açılıp nefes alacakken, sağlıklı bir yapıya kavuşması için peşi peşine geçirdiği “ameliyat” ve aldığı “ilaçlarla” çürümeye yüz tutmuş bedenini, son hamleler ile diriltmeye çalışırken, hastalıklı bedenden, kangrene dönmüş yaralardan beslenen “kurtçuklar”, düzelme emareleri gösteren bünyeyi, beslendikleri eski hastalıklı yapıya döndürmek için“yoğun bakıma” sokmaya çalışıyor.

Ya Türkiye, bünyesini kemiren hastalıklardan arınmak için başlatılması zorunlu tedaviyi kabul edip, daha sağlıklı bir yapıya kavuşacak. Ya da, tedavi olmaktan korkan, hastaneden ve doktorlardan nefret eden, huysuz bir hasta gibi, doktor, ameliyat, ilaç istemiyorum deyip, tedaviyi engelleyecek, hastalığın sonuçlarına da katlanacak.

Kabul edilmeyen bu hastalıklı yapı hepimizi, bütün toplumu etkiliyor. Hepimize hastalığı bulaştırıyor. Ülkemiz, sanki toptan tedavi gören bir hastaneye dönüşmüş durumda. Türkiye'yi tedaviye zorlamak için hepimize önemli görevler düşüyor. Aksi halde bu hastalıklı yapı hepimize yaşadığımız acıların da ötesinde, başka derin acılar yaşatmaya devam edecek.

Savaş ve barış, birbirinin zıddı iki kavram. Birisi tankları, havanları, topları, ölümleri, acıları, ağıtları ve bölünmeyi hatırlatıyor. Diğeri ise mutluluğu, paylaşmayı, kardeşliği, dayanışmayı, refahı ve bütünleşmeyi.

Nasıl olur da savaş barışı galebe çalar?

İnsanlar mutlu olmak, gülmek, eğlenmek, kardeşçe yaşamak, kaynaklarını insanların refahı için kullanmak varken, acılı bir yaşamı tercih eder mi? Mazoşist bir toplum muyuz biz?

Sanmıyorum, ama tarihsel süreç içerisinde toplumun yanlış koşullanması sonucu, acı ve ölümler kanıksatıldı bizlere.

Yaşam biçimindeki her değişim, bilinç değişimini de koşullar. Yıllardır süren bu savaş ile birlikte hem yaşam biçimimiz, hem de bilinç düzeyimiz değişikliğe uğratıldı. Onyıllardır topluma belletilen “eşkiya”, “bölücü”, “vatan haini” gibi kavramlarla bilinçlerimize hükmedenlerin, bizleri yoksullaştırmasını, bilinçlerimizi köreltmelerini anlayamadık.

Bizleri yoksullaştıran, çağdaş dünyadan, demokrasiden uzaklaştıran, toplumu toptan cinnet haline sokanların gerçek maksatlarını göremedik. Onlar “vatan”, “millet”, “bayrak” sözlerini ağızlarından düşürmeyip, kutsallıklarımızı sömürüp, kendi egoist çıkarlarının aracına dönüştürürken, biz yoksullar, “vatanın bölünmez bütünlüğü” için gencecik fidanlarımızı her gün toprağa vererek, kutsallıklarımızla avunduk.

Oysa 'bu vatan uğruna' hep bizim çocuklarımız ölürken, onların çocukları savaşın tarafı bile olmuyor...

Ama artık yeter demesini de bilmek gerek.

Ben, bir baba olarak artık yeter, barış istiyorum diye haykırıyorum.

Bu ülkenin toprakları Kürt ve Türk çocuklarının durmaksızın akan kanına çoktan doydu.

Yaklaşık çeyrek asra tekabül eden bu savaş, Türkiye’ye ne kazandırdı? Hayatının baharında 50.000 bin insanın ölümü, doğanın tahribatı, boşaltılan köyler, faili meçhul (belli) cinayetler, yüz milyarlarca dolar ekonomik kayıp, göç ve göçün yarattığı metropol kentlerdeki yığılma sonucu, sosyo ekonomik, sosyo politik, sosyo psikolojik sorunlarının yaşanmasından başka.

Genelkurmay Başkanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı, milletvekili, holding sahibi sermayedar da olsanız… Ya da, varlığınız yokluğunuz belli olmayan bir vatandaş, Karabük fabrikasında tesfiyeci Hasan, fakir köylü Hatçe kadın, ırgat Süleyman, konumunuz, kariyeriniz ne olursa olsun, doğal birgüdüyle çocuğunuzu bütün kötülüklerden korumak istersiniz.

Hayvanlar dahi içgüdüsel bir refleksle yavrusunu korumak için her türlü bedeli ödemeye hazırdır. Bütün canlılar için geçerli bir durumdur bu.

Ama maalesef bu ülkede herkesin çocuğu aynı değerde değil (!). Kudretli olan, parası çok, mevkisi önemi olanlar, çocuklarını adeta, “kırılacak bir cam eşya gibi” fanus altında korumaya alabiliyor. Kimisi askere gitmesin diye, içinde yüksek rütbeli subayların da olduğu çetelerden çocuğuna çürük raporu alıyor. İçinde devletin en üst yöneticilerinin de bulunduğu kimileri ise, ABD’ de ve Avrupa’da kem gözlerden ve kötülükten uzak tutuyor çocuğunu.

Ve nedense bizlerin yoksulların hesabına ise hep ölüm düşüyor.

Kürt sorununda ayak sürüyenlerden Başbakan'ın oğlu, 2I günlük asker(cik)lik yerine 18 ay Cudi’de, Genelkurmay Başkanının oğlu Şırnak’ta, Cumhurbaşkanı’nın oğlu Hakkari Çukurca’da, adeta barışa düşman Deniz Bahçeli ve Devlet Baykal'ın çocukları, Şemdinli’de, Nusaybin’de, “kelle koltukta” askerliklerin yapıyor olsa acaba Kürt sorununu böyle çözümsüz bırakabilirler miydi? Baykal ve Bahçeli her grup konuşmasında böyle zaptedilmez bir savaş şahinine dönüşebilir miydi?

Ya ölmeden dönebilenlerin durumu?

Savaşta ölen, öldüren yoksul emekçi çocukları için, hiç gündeme gelmeyen, getirilmeyen, başka bir acı gerçek ise şudur.

'Bu vatan uğruna' kelle koltukta 'ülkenin bölünmez bütünlüğünü' koruyan, irade dışı bir savaşın tarafı olan, yoksul emekçi çocuklarının, askerlik sonrası yaşamları ise tam bir trajedidir.

Kimisi psikolojik sorunlar yaşar, kimisi sakat kalır, kimisi savaşın yarattığı çöküntü ile kendi ailesine bile “pusu kurup” katliam yapar...

Dağ başlarında ölmeye, öldürmeye koşullanan, hamasi laflarla güdülenen gençler, askerlik sonrası yine işşiz, aç, yoksul, tedaviye muhtaç, geleceksiz yaşamaya devam ederler.

Diğer taraftan varsıl ailelerin çocukları, ya bedelli, ya kısa dönem ya da tatil gibi asker(cik)lik yaparlar. Yoksulların hesabına kan, gözyaşı, keder, ağıt, sızı düşerken, bunların hesabına hiç birisi düşmez. Bir şarkıda söylendiği gibi “onlara sevdanın yolları bize kurşunlar”…

Bu savaşın yaşandığı en şiddetli yıllarda, savaşın başlamasından aşağı yukarı sekiz yıl sonra, bir oğlum oldu, adı Deniz. Şu sıra 18 yaşında ve halen savaş devam ediyor. Her cenaze geldiğinde, çocuklarını bu anlamsız savaşa kurban veren ana-babaların acılarını ta yüreğimizin derininde, etimizde, kemiğimizde hissediyoruz.

Savaşın on binlerce gencin kanını akıttığı, hamasi nutukların havalarda uçuştuğu bir ülkede, çocuğu için kaygılanmak, her ananın, her babanın en insani hakkı olduğunu biliyorum. Bu savaşa karşı durmak her anne babanın, insanım diyen herkesin temel görevi olmalıdır.

Biliyorum, hamasi sözcükler seçmediğim için birileri kızacak. Kendi dokunulmaz çocukları pratikte değil, sözde bile “ölüm” lafı ile yan yana konulduğu için derin acılarla sarsılacak. Gariban, yoksul emekçi çocukların ölümü, başkalarının günlük acılarında ve gazetelerin beşinci kenar sayfalarının haberleri arasında kaybolup gidecek. Aileler bir başlarına ızdırap ve acıları ile yalnız kalacak.

Biliyorum. Çıplak gerçekliği ifade edenlerden hoşlanmıyorlar. Bu memleketin bölünmesine çanak tutanlara “eşkıya”ya destek oluyor diyecekler.

Fakat, her şeye rağmen;

Bir Türk olarak, bir insan, bir baba olarak, Türk halkına avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Artık YETER!

Yeter diye avazınızın çıktığı kadar bağırın. Çocuklarınızın öl(dürül)mesine karşı çıkın. Sesime ses katın.

Çocuğunuzun ilk doğduğu günleri hatırlayın. Saf, tertemiz doğduğu o günleri… Babaysanız, eşinizin doğum sancıları tuttuğundaki tedirginliğinizi düşünün, doğduğundaki kucağınıza aldığınız o ilk masumiyeti aklınıza getirin.

İlk ana, baba deyişini, emeklemesini, ağlamasını, sütünü içirdiğinizi, katıla katıla gülmesini, altını değiştirdiğinizde gülücüklerini, ilk okula başlarken ki coşkusunu, kendini sizin şefkatli ellerinize teslim ederek, elinizi sımsıkı tutarak okula götürdüğünüzü, birlikte çocuk bahçesindeki oyunlarınızı, uyurken ki, saf ve tertemiz halini, öpmeye kıyamadığınızı, birlikte paylaştığınız sevinçleri, siz işten eve dönerken özlemle boynunuza atlayışını ve öpücüklere gömülmenizi, hastalandığında başucunda nasıl sabahladığınızı hatırlayın.

Ne emeklerle onu büyütüp 20 yaşına getirdiğinizi düşünün. Onu nasıl ölüme gönderebilirsiniz?

Bu savaşı durdurabiliriz. Tarihi olarak karşımıza çıkan bu fırsatı heba etmeyelim.

Lütfen! Bir düşünün, kendinizi zorlayın?

Oyuncak silah bile almadığınız çocuğunuzun eline otomatik silah verilerek, neden öleceğini ve neden öldüreceğini düşünün. Çocuğunuzun anlamsız bu savaşın bir “fügüranı”, öldü(rüldü)ğünde “şehit”, yaralandığında “gazi”, sağ salim döndüğünde “kahraman” olduğunu söyleyeceklerini düşün. Neden? Niçin? Niye?...

Hamasi laflarla, çocuğunuzun geleceğinin karartılmasına, gerçeğin perdelenmesine izin vermeyin. Vatanın böyle korunmayacağını haykırın. Çocuğunuza yaşamı boyunca barış ve kardeşlik aşıladığınızı bağırın. 25 yıldır devam eden bu savaşın çözümsüz olduğunu söyleyin.

İnanın, bizim sessizliğimiz savaşın devamı. Suskunluğumuz savaş rantçılarına güç veriyor. Bizim sesimiz gür çıktığında, savaş değil barış olur. Huzurlu bir ülkede kardeşçe yaşayabiliriz. Mutlu bir azınlığın bizim çocuklarımızın kanları üzerinden yarattığı saltanatın devamına izin vermeyelim.

Bu ülkede ezilen, kişiliği, kültürü yok sayılan bir halk var olduğu müddetçe, Türk halkının, özgür ve mutlu olması da mümkün değil. İnanın bana, sizin mutluluk ve huzurunuz, Kürt halkının ve bütün halkların özgür olmasından geçer. Bir halkı ezen halk, asla özgür olamaz. Tarihte bunun bir örneği de yoktur.

Bunun içindir ki, kardeş bir halkın insan olmaktan kaynaklanan temel haklarının yok sayılması, kimliksiz, kişiliksiz hale getirilmesini istemiyorum.

Kürt sorununun çözümü, ülkemin her alanda nefes almasını sağlayacaktır. Kürt sorununun çözümü, yoksulların ekmeğini biraz daha büyütecektir. Kürt sorunu çözüldüğünde işsizlik azalacaktır. Kürt sorunu çözüldüğünde, “terörist” barınmasın diye ormanlarımız yakılmayacaktır. Kürt sorunu çözüldüğünde köylerimiz “eşkiyaya” yardım yataklık ediliyor gerekçesi ile boşaltılmayacaktır. Kürt sorunu çözüldüğünde, yaşam alanlarından kopartılanlar, yaşam alanı olanlar için, yaşam alanım tehdit ediliyor korkusu yaşamayacaktır…….

Toplumsal bir cinnet hali yaşıyor sevgili ülkem. Akrep gibi kendisini sokuyor insanlarım.

Nazım'ın dediği gibi;

“İnsanlarım ah benim insanlarım.
Yalanla besliyorlar sizi,
halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.
Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz, bu her dalı yemiş dolu dünyadan...”



Yalanlar üzerine kurulu bir savaşın çocuklarımızın geleceğini karartmaması için, Türkiye'nin bütün ana ve babaları barış için birleşin... Söyleyecek sözü, haykıracak nefesi, yazacak kalemi, konuşacak dili olan herkes haykırmalı: BARIŞ HEMEN ŞİMDİ!

Turnusol

 
< Önceki   Sonraki >
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.