|
Yazar Arif ALTAN Günlükhaber
|
|
15/01/2010 |
Neye inandığından çok, inandığına sahiden inanan insanda etkileyici bir şeyler var. Sarıp sarmalayan bir parıltı, ışıltılı tuhaf bir sıcaklık.
İnanmış bir insanla ne zaman karşılaşsam sebebini anlayamadığım hafif bir ürperti duyarım. Sözün taşıdığı kararlı ton, devinimin kazandığı zarif kıvraklık, kelimeler ile yüzün hoş uyumu, vurgularla ifadenin birbirine dolanarak dipten yükselen sade müziği sizi çekip götürür. Bambaşka dünyaların insanları olsanız da inanmış birinde sizi daima şaşırtan, rahatlatan bir şeyler var. Bir inancın gücü, inananın içtenliği ile alakalı herhalde. İnanmışın yaslandığı içtenlik sersemletir, bu içtenliğin gücü ürkütür. Başınız döner. Bir kafayı bulma hali, hoş bir sarhoşluktur böyle biriyle göz göze gelmek. İçiniz ile dış dünyanın kaygan sınırında üzerinde ağır adımlarla gezindiğiniz buzlu şüphe patikalarından aniden düzlüğe çıkanın bulduğu dengeye bir türlü inanamama şaşkınlığı. Bir inanmış, bir ülkeden daha çok şey ifade eder. İçtenliğini yitirmemiş bir insan, milyonlarca insan kütlesinden daha çok heyecanlandırır.
Bir insanı sevmek zorunda kalmamak için insanlığa tutulan Dostoyevski'nin o çılgın sözleri hiç aklımdan çıkmıyor: 'Toplu olarak insanları sevdikçe kişilere karşı sevgim o oranda azalıyor. İnsanlığa hizmet yolunda büyük işler başarmayı sık sık hayal ediyordum; gerçekten de insanların mutluluğu uğruna belki çarmıha gerilmeye bile giderim; ama öte yandan bir insanla aynı odada iki gün yalnız kalmaya dayanamam, bunu deneyimlerimden biliyorum. Sanki bana yaklaşan kimse kişiliğimi eziyor, özgürlüğümü sınırlıyormuş gibi geliyor. Bir gün içinde en iyi insandan bile nefret edebilirim... İnsanlarla ilişkiye girer girmez onlara düşman kesiliyorum. Gelgelelim, kişilerden nefret ettiğim ölçüde insanlığa olan sevgim artıyor.'
Ama toplu olarak insanları sevme imkanı var mıdır? Başka türlü okumak mümkün mü? Mesele, insanları toplu olarak sevdikçe kişilere olan sevginin azalması mı, yanı başındakini sevme gücünü bulamadığın için midir ki insanlık sevgisi denen şu dipsiz kuyuya bu körce atlayış? İnsanlık sevgisi, insanın sığındığı en karanlık sığınak gibime geliyor. Bütün kusurları içinde yanı başındakini sevme gücünü taşıyan insan, insanlığa dair bir şeyler hissedebilir belki ama, belirsiz bir kütleye tutulan insanın yanı başındakine söyleyeceği tek sözü yoktur sanırım.
Dostoyevski'nin insanlık sevgisinde hastalıklı bir şeyler var. 'İnsanların mutluluğu uğruna çarmıha gerilmeye' gidenin içitenliğinde puslu bir şeyler olmalı muhakkak. Ama yanı başındaki için çarmıhı göze alanın bakışlarında berrak bir insanlık ülküsünün işaretlerine rastlanılabilir pekala.
Yanı başındakini sevme gücünü gösteremeyen, ama toplu olarak insanları seven kişilerin atıp tuttuğu şu rutubetli alacakaranlıkta, bir inanmışın yüzünü hatırlamak iyi geliyor. Şu kirlenmiş dünyada kirlenmemiş bir şeylerin varlığı rahatlatıyor. Bir romatizma ağrısından farksız total lafların, ağustos güneşi gibi yakıcı, tepeden inen toptancı yargıların bir cehennem iklimi gibi yapış yapış üzerimize yağdığı bir gökyüzü altında, az ötesindeki insanın gözlerinin içine bütün içtenliğiyle bakabilenin iç huzuru, serin bir haziran meltemi gibi ruhumuzu havalandırır. Ondaki içenliğin bütün insanlığı sevme sınırında dolandığını hissedersiniz.
İnsandan önce riyakarlığıdır bizi inciten. Ömründe bir tek kişiyi sevememişlerin ülkesinde herkes bir insanlık aşığı. Bu öylesine bir aşk ki, bir ucu iktidara öteki ucu vahşete, linç ayinlerine, kanlı tehcirlere, kıyım kuyularına çıkar. Millet sevgisini hüviyeti gibi taşıyan katillerin kol gezdiği memleketin şu çıkmaz sokağında, yarım insanlarla tıkıştırıldığımız şu uğursuz labirentte ruhu çürüten bu anlamsız uğultudan kaçmanın imkanı kalmadı gibi. Yine de bir inanmışın yüzü rahatlatır bizi, şüphelerle yoğrulmuş varoluşumuzun tekinsiz karanlığında yüreğini yüzünde taşıyan bir insanla aniden karşılaşmak durultur içimizi.
Başka türlü ne mümkün! Ancak kendini bir ölçüde saf ve temiz tutan bir insanda dünyaya direnmesine yetecek kadar nefret, cesaret, özgürlük ve hareket imkanı varsa da böyle bir insan, böyle bir dünyaya yenik düşecektir. Tıpkı Adorno'nun dediği gibi bu insan, 'ama işte bir özgürlük yanılsaması yüzünden -bir 'üçüncü şahıs' olarak yaşıyordur- sadece dışsal olarak değil, kendi iç yaşamının derinliklerinde de dünyaya yenik düşer.' |