| |
|
|
|
İstatistikler |
|
Ziyaretçi: 128260
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ana Sayfa
|
Babaların namusu |
|
|
|
Yazar Arif Altan günlükhaber
|
|
21/01/2010 |
Henüz 12 yaşındaydı Meryem ve bağışlanamaz suçu sınıf arkadaşına yazdığı 'seni seviyorum' notuydu. Öğretmeni müdüre, müdürü korucu babaya ispiyonladı. Büyük (devlet) baba yadigarı silah ateşlendiğinde, Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesine bağlı Sonkaya köyünde bir korucu babanın daha namusu kurtuluyordu. İntihar denilen, düpedüz organize bir cinayet. Büyüğünden küçüğüne dibe doğru genişleyen kutsal babalar piramidi, öldürülmüş kız çocuklarının cesedi üstünde yükselir. Babaların namusunun kirlenmek için bahane aradığı bir memlekette, kız çocuklarının ölümle hayat arasındaki ince trapez dengede birer cambaz yeteneğiyle doğmamış olmaları elbette onların suçuydu.
Kitleler üzerinde sarsıcı bir etkisi yoksa ve bu sarsıcı etki sistem çarkının dişlerini bileyecek değerden yoksunsa, bir genç kızın çığlığı toplumun asude sessizliğinde boğulup gider. Politik getirisi, skandal etkisi, duygusal kuvveti en ince ayrıntısına kadar hesaplanmış, ideolojik kıymetlendirme imkanı somut kazanımlarla ölçülmüş kıyımların yanında sözü bile edilmeye değmez kimi vahşetler. Biliriz, Meryemlerin telefi, bizim eril dünyanın bir anlık kaybının telafisine denk düşürülür. O yüzden neredeyse kimseyi incitmez böyle bir zayiat. Fakat şunu da biliriz; kurtarılan bir babanın 'namusu', bir ülkenin yitirilen vicdanı pahasınadır. Sinsi, tekil ve gözlerden uzak tutularak işlenen sistematik kadın cinayetleri, eril dünyamızın üstünde yükseldiği vahşet kulelerinin temelini oluşturur.
Kızlarını öldürüp dizlerini dövmeyen babalar cenneti bu ülke, babaların cennetinde cehennemi yaşayan çocukların çığlıklarıyla cinnete alıştırıldığımız bir tımarhane. Her gün bir genç kızın ya da kadının ensesinden kanlı namus çengellerine asıldığı bu kanarada, günlük hayat, olağanlaştırılan vahşetler eşliğinde kirli bir su gibi akıp gidiyor.
Boğulanın boğulana sarılarak sürüklendiği bu kirli akıntıda şu tımarhanenin daimi müdavimleri olarak soluklanacağımız o kısacık zaman aralığını hiçbir vakit bulamayacağımızın bilincindeyiz. Yazgıların efendiliğine soyunanlar sadece işledikleri cinayetleri değil, bu cinayetleri nasıl algılamamız gerektiği hususunda da vahşet şemsiyelerini hayatımızın tepesine dikmiş vaziyette. Kimse kıpırdamasın, kimse aykırı tek söz etmesin diye zihnimizin kıvrımlarına, hafızamızın kanyonlarına, düşüncelerimizin tepelerine gerdikleri kanlı branda vicdana dair filizlenen her şeyin içe doğru bükülüp gerisin geriye çıldırtıcı, aptalca bir hızla batmasını sağlıyor. Vahşetlere karşı duyarsızlaştırıldığımız cennet ülke denilen bu tımarhanede bizden beklenen, genç kızlarının sessiz sedasız kıyımını bir mankurt bönlüğüyle izlememiz.
Modernite kapımızı çalalı beri genç kızlarımız tanrıların değil, artık babaların kanlı sunağında can çekişiyor. Birer ikişer, kıyıda köşede uğultulu bir fısıltı halinde kulağımıza çalınan, hayatı çalınmış bir genç kız cinayeti gün geçmiyor ki tefrika edilmesin, gün geçmiyor ki kutsal aile kurumunu yücelten ince ve bol imalı mesajlar eşliğinde bir genç kızın vahşice öldürülüşü tekinsiz memleketin kara ekranından gölgeli bir alt yazıyla geçirilmesin. Zihinsel ve düşünsel dünyamızın üstüne güçlülük ve zayıflık imgeleriyle oturan otoritenin yerel üreticilerince gün geçmesin ki bir kadının hunharca katledilişine tanıklık etmek zorunda bırakılmayalım. Bütün kıyımların, bütün faciaların, bütün vahşetlerin mecburi tanıkları, zorunlu jürisi seçileli beri her kanlı sahneyi kendimizden geçerek seyrediyor, her facianın gözde failini gizli bir hayranlıkla biz yargılamak zorunda bırakılıyoruz. Tanık kılındığımız vahşetin yargılayıcıları olarak kutsal ailenin korunması uğruna kurban alınan kadınların cesedi üzerinden hayata bir normallik kazandıran otorite, bize bu hayata alışmamız gerektiğini kaç zamandır tembihleyip duruyor. Sır değil, bu coğrafyada sistemin bekası, iktidarın kutsallığı, otoritenin sarsılmazlığı, erkekliğin imtiyazı kadının kurban edilmesine bağlı. Kadınların ve genç kızların kıyımı tutkulu bir alışkanlığa dönüştüğünden bu yana linçlerden, toplu tehcirlerden, ırkçı kıyımlardan geçtik. İnsanların diri diri yakıldığı ve diri diri yakılan insanların suçlu ilan edildiği zamanların çocuklarıyız.
Güçlülük ve zayıflık imgelerinden oluşan otorite bağı, iktidarın duygusal ifadesi olarak bizi her benzersiz vahşet karşısında soğukkanlı olmaya davet eder. Bunca toplu kıyıma alıştırılmışken, aynı güç, hiç de sarsıcı görünmeyen 'seni seviyorum' diye masumca not düşen bir kız çocuğunun cinayetini hafızalardan silmeyi de bilecektir. Babaların cenneti öldürülmüş kız çocuklarının mezarı üstünde yükselmeye devam ettikçe, unutkanlık da en büyük erdem olmayı sürdürecektir. |
|
|
|
|
|
|
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.
|
|