Kadın Hareketi
Ana Sayfa
Yazarlar
Bağlantılar
Bize Ulaşın
Site İçi Arama
İstatistikler
Ziyaretçi: 83279
Ana Sayfa
KAPİTALİZMİN KRİZLERİ VE KERİZLERİ Yazdır E-Posta
Yazar Ayhan Tırıç şirince   
31/01/2010
Kaç aydır içimiz dışımız ekonomik kriz yazılarıyla doldu ama herkesin anlayabileceği derli toplu bir yazı görmedim ben. Baktım uzmanlarımız böyle basit ve genel bir yazı yazmıyorlar, bari ben deneyeyim diye bu yazıyı yazdım.

Aslında bu konuyu anlamak için okuyucuların artı-değer, ücret, fiyat, kar kuramlarını, kapitalistler arası rekabet ilişkilerini biliyor olması gerekir. Ama biz bu yazının kapsamında bunları anlatamayacağımız için, çok genel olarak geçeceğiz.

Yazı anlaşılır ve sistematik olsun diye dört ana başlık altında incelemeyi düşündüm krizi. İlkin, kapitalizmin neden sürekli kriz yarattığına, (bunalımın) kapitalizmin sürekli bir hastalığı olduğuna değineceğiz. Sonra 2008 krizini yaratan koşullara değineceğiz. Ardından krizin nasıl kavrandığına ilişkin değerlendirmeler yapacağız. En sonunda da gelecekte bizi nasıl günlerin beklediği üstüne genel bir yordama da bulunacağız.

Kapitalizm çelişkilerle gelişen ve sürekli bunalım yaratan bir üretim tarzıdır

Bilindiği gibi kapitalist üretim tarzında amaç, kar için üretim yapmaktır. Karın kaynağı, işçinin emeğinin yarattığı artı-değerdir. Kolektif olarak üretilen artı-değerin bir kısmı kar olarak kapitaliste kalır. Kapitalist üreticiler de kendi aralarında rekabet ettikleri için, şirketin ayakta kalabilmesi, karın artırılabilmesi için, kapitalistin kar oranını artırması gerekir. Karı artırmanın en etkin yolu, aynı zamanda ürün fiyatını da düşüren yeni teknolojiler kullanmaktır. Kapitalıst, karının bir kısmını yeni teknolojilere yatırır. Böylece hem daha çok ürün üretebilir, hem de daha ucuza satarak, rakiplerine oranla daha yüksek kar edebilir.

Ancak, sorun da tam burada başlar onun için. Yeni teknolojilerin kullanılması verimliliği artırır ama, birim üretim başına kar oranını düşürebilir. Kar oranının düşme eğilimine girmesi kapitalistin büyüyememesine yol açar.

Öte yandan yeni teknolojiler, tüketim maddelerinin fiyatının da tarihsel bir ivmeyle düşürdüğü için, işçi ücretlerinin de yükseltilmesine yol açar. Daha doğrusu işçilerin ücret konusunda daha çok baskı yapmasına yol açar.

Yeni teknolojilerin kullanılması aynı zamanda bir kısım işçinin emeğini gereksiz kılacağı için, işçi çıkartmaya başlar kapitalistler. Çıkarılan işçiler de, çalışanların alternatifi olarak işçi ücretlerinin aşağı çekilmesi yönünde baskı yaratır. (yedek işçi ordusu durumu)

Tüm kapitalistler hep daha çok kar etmeyi amaçladığı ve hep daha yeni teknolojileri kullanmak zorunda olduğu için, bir süre sonra toplumda ürün fazlalığı oluşur. Yani toplumun gereksinim duyduğundan, tüketebileceğinden daha çok ürün oluşur piyasada. Bu aşamada talep yetersizliği nedeniyle ürününü satamayan kapitalistler, zarar etmeye başlar. İlk aşamada zarardan kurtulmak için yine işçi çıkartırlar.

İşçi çıkartmak, ürünleri alacak insanların sayısını da azaltacağı için, daha çok zarar etmeye başlarlar. Artık yepyeni teknolojilerde gelişmiyordur. Çünkü teknik gelişmenin de teknik ve tarihsel bir sınırı vardır.

Bu durumda ellerinde sermaye olan kapitalistler, artık üretimden elde edemedikleri karı, finansal araçlardan elde etmeye çalışırlar. Yani borsa, türev piyasalar, faiz, sıcak para transferleri vb. Bir süre işler yolunda gibi görünür. Finansal araçlar el değiştirdikçe herkes kar ediyor gibidir. Bu durum karlarını artırmak isteyen finansal alıcılar ve satıcılar arasında tahvil ve bono fiyatlarının aşırı yükselmesine yol açar. Aşırı yüksek fiyatlar birilerine aşırı karlar kazandırırken birilerinin batma riskini iyice artırır.

Sonra ılık bir sonbahar gününde, her sey normal giderken, birden bire en büyük finans kuruluşlarından birinin iflas haberi yayılır ortalığa. Ardından panik içinde herkes parasını kurtarmaya çalışınca finansal kriz derinleşir.

Ortada üretim fazlalığı (talep yetersizliği) de olduğu için, kriz tüm üretim sektörlerine yayılır. Genel bir durgunluk içine girer ekonomi. Bütün ülkelerin ekonomileri de kapitalist şirket ilişkileri ve bankacılık nedeniyle birbirine bağlı olduğu için, tüm dünyayı etkileyen ekonomik bir depresyon başlar.

İşte bu durum kapitalist üretim tarzının iç çelişkisidir. Bu çelişki az ya da çok sürekli yaşandığı için, ‘kapitalizmde bunalım sürekli ve zorunludur, krizler de bunalımların belli periyotlardaki artmış halleridir’ denir.

Yaşadığımız 2008 krizi, kapitalizmin üçüncü büyük (küresel) krizi. İlki 1873–1896 arasında olmuştu. İkincisi, malum 1929-38 arasında yaşandı. Şimdi üçüncüsünü yaşıyoruz.

Küçük krizleri de sayarsak, kapitalizmin son 400 yılda 286 kez krize girdiği söyleniyor.

Her üç büyük kriz de yukarıda anlattığımız süreci izleyerek gelişti. Şimdi de 2008 krizinin olgusal olarak nasıl geliştiğine bakalım.

Yirminci yüzyılın güzel günleri

1929 krizinin Keynesyen politikalar, savaş teknolojisi ve otomobil, elektronik gibi geliştirici teknolojiler sayesinde atlatılmasının ardından, 1945’lerde tüm dünyada ekonomi yeniden canlanmaya başladı.

Keynesyen politikalar ve sosyal devlet anlayışının gelişmesi, kamu yatırımlarını artırarak işçi-memur-esnaf gibi sömürülen sınıfların durumunu iyileştirdiği için toplumda yeni bir talep patlaması oluşmuştu.

Öte yandan da kamu yatırmalarının artması kapitalistlerin üretim maliyetlerini de düşürdüğü için, yeni yatırımlar yapmaya başladılar. Yeni teknolojilerin hızla gelişiyor olması üretim maliyetini iyice düşürdü. Böylece hem talep, hem yatırım patlaması yaşanmaya başladı piyasada.

İkinci dünya savaşı sonrasında dünyanın üçte biri sosyalist olmuştu. Kapitalist dünyanın yeni patronu da Amerika oldu. Hem sosyalist toplumlar, hem de kapitalist toplumlar tarihte görülmemiş bir hızla büyümeye başladılar. Öyle ki kapitalist toplumlar için pek mümkün olmayan 6-8 gibi yıllık büyüme oranları yaşandı bir çok ülkede.

Kapitalistlerin kar oranının çok yüksek olması, sömürülen sınıfların ücretlerinde de artışa yol açtı.

Böylece 1945–73 arasında herkes mutlu mutlu yaşadı. Uzun yıllardır kapitalizmin krize girmiyor olması, liberal ekonomistlerde bir şımarıklık yaratmıştı. Kapitalizmin batmayacağını söylüyorlardı.

Tam o sırada OPEC ülkeleri petrol fiyatını artırdılar. Aslında Amerika’nın ekonomik sorunlarından kaynaklanan bir nedenle, petrol üreticileri fiyatı birkaç kat artırmak zorunda kaldılar.

Sonra Breton Woods filan derken bu krizi atlattı kapitalistler.

Ama kapitalizmde üretim fazlalığı başladığı anlaşılmıştı. Kar oranları hızla düşme eğilimine girmişti.

Öte yandan az gelişmiş ülkelere ithal ikameciliği öneren IMF, döviz krizine giren az gelişmiş ülkelere verdiği borcu geri alamaz duruma gelmişti. Hatta batma tehlikesi içindeydi.

Bu iki durum, 1980 başlarında kapitalistleri acil önlem almaya yöneltti. Önlem olarak bulabildikleri yol, hepimizin bildiği özelleştirmeydi. Böylece kamu yatırımlarını ucuz yolla ele geçirip, karlarını artırmayı hedefliyorlardı. Bu yüzden ‘devlet kurumları karlı değildir, bu kurumlar özel sektöre devredilse daha çok kar eder’ yalanını uydurdular. Televoleci iktisatcıları kiralayıp bu yalanı tüm dünyaya yaydılar.

Öte yandan sosyal halkları geri alıp, esnek çalışma adı altında çalışma saatlerini yeniden uzattılar. Tüm bunlar kar oranını artırmak için yapılan şeylerdi.

Ancak bir iki kıpırdanışa karşın artık üretimden kar edilemiyordu. Bunu farkeden kapitalistler, Bilişim Teknolojilerinin (internetin) sağladığı olanağı da kullanarak, tüm dünya ülkelerine borç para vermeye başladılar. Paralarını ülkelerin bono-tahvil gibi kâğıtlarına yatırarak yüksek karlar elde ettiler.

1999–2000–2001 yıllarında bölgesel finansallaşma krizleri yaşandı. 2001’de, krizin derinleşmesini önlemek için, FED, emlak alanında karlı yatırım olanağı yaratacak parasal bir politika izledi. Bundan yararlanan spekülatörler, emlak piyasasında hayali denebilecek bir saadet zinciri kurdular. (Bu biraz karışık ve uzun bir hikâye. Kullandıkları tekniklerden sadece birini anlatayım size.)

35-45 yaşlarında bir aileye, ‘sizi 15 yıl sonra yüksek maaştan emekli edeceğiz, bunun karşılığında siz hiç para ödemeyeceksiniz’ diyorlar. İstedikleri sadece, evi ipotek göstererek kredi çekmek. Bu yolla 1-2 milyon dolar kredi çekiyorlar. Bu parayla türev piyasalarda oynuyorlar. Ya da parayı yüksek faizle borçlanan bir ülkenin tahvillerine yatırıyorlar. Böylece kar elde ediyorlar.

Bu saadet zinciri tahvil-borsa kağıdı- faiz gibi şeylerin değerinin iyice gerçekdışı rakamlara doğru yükselmesine yol açtı. Artık bu zincirin bir yerden şiddetle kopacağı belliydi. Bunu daha iyi anlamak için size bazı rakamlar vermek istiyorum. 1975’de, toplam dünya gayri safi milli hâsılasının %75’i üretim-tüketimden, kalanı finansal araçlardan sağlanıyormuş. Bu oran 1998’de, %5’i üretim-tüketimden, %95’i finansal araçlardan elde edilecek biçimde değişmiş. Yine çarpıcı bir sayı, 2006’da, finansal araçlarla yaratılan sanal kredi boyutu, toplam dünya gayri safi milli hasılasının 700 katına ulaşmış!! Böyle bir ekonominin sürdürülemeyeceği açık değil mi?

İşte 15 Eylül 2008 günü, ABD borsalarından gelen düşme haberleri ve ertesi gün en büyük yatırım bankalarından Lehman Brothers’ın batmasıyla, dünyanın üçüncü büyük krizi de başlamış oldu.

ABD ve AB ülkelerinin merkez bankaları, ilk önce ödeme güçlüğü çeken finansal kurumların batmasını önlemek için piyasaya bu güne kadar 6,2 Trilyon dolar sürdüler. Ama kriz durmadı. Daha da derinleşti. Çünkü her zaman olduğu gibi, kapitalistler ve onların Profları yanlış teşhis koymuştu.

Yanlış teşhis mi keriz avlama mı?

Kriz için önce finansal dediler, bazı şımarık yatırımcıların sorumsuzlukları dediler. Ama ‘serbest piyasa’ savunucuları, bu yatırım bankalarının batmasını göze alamadıkları için, onları paraya boğdular.

Oysa finansal balonun batması krizin nedeni değildi, açığa çıkan etkeniydi.

Üretim fazlalığı nedeniyle çoktandır üretimden kar edemeyen kapitalistler, finansal balonlardan kar etme olanağını da kaybedince, gelişmiş kapitalist ülkelerde yoğun bir işçi çıkartma başladı. (Çünkü üretimin büyük kısmını gelişmiş kapitalistler yapıyordu zaten.)

Bu gelişmiş kapitalistlere ihracat yaparak yaşayan bizim gibi ülkelerin de ihracatları azaldı. Dolayısıyla, bizim bankaların elinde ‘toksik kâğıt’ olmamasına karşın, bizim ekonomiler de etkilendi krizden. (Teğet değil, tam merkezden geçiyor kriz!)

Bu arada, Türkiye gibi, dış borcu (dış borcun hemen hemen tümü özel sektör borcu) ve dış açığı yüksek bazı geri kalmış ülkelerin, piyasalarına güven verebilmek için, IMF’den kredi alması iyi olur (buyurdular!). Hani bir deli kuyuya taş atarmış, kırk akıllı çıkaramazmış, tam da onun gibi. Dünyaya dayattığı neoliberal politikalarla, krizin yaratıcılarından biri olan IMF, bir anda kurtarıcı rolü oynamaya başladı.

Oysa bu yapılanların tümü yanlış. Sorun ne işçi çıkararak, ne finans kurumlarına para vererek, ne de IMF’nin vereceği 20–25 milyar dolarlık krediyle çözülebilir. Bunların hepsi krizi derinleştirecek!

Asıl sorun, talep yetersizliği- üretim fazlalığı olduğu için, çözüm; işçi ücretlerini artırmak, kamu yatırımlarını artırmak (Klasik Keynesyen politikalar) gerekir. Bu yolla, üretim fazlalığı azalana kadar beklemek gerekir.

Ama kapitalistler, krizi kendileri zarar ederek çözmek istemiyorlar. Her zaman olduğu gibi, halkı keriz yerine koyarak, krizin maliyetini ezilen sınıflara ödetmek istiyorlar. Bu yüzden de sürekli yanlış politikalar üretiyorlar.

Bu gidiş nereye?

Bu nereye kadar böyle gidebilir? Ne kadar sürer bu kriz?

Böyle ciddi birikim gerektiren konularda benim gibi çaylakların laf söylemesi densizlik olur ama, güvendiğim bazı bilim insanları ve tarihsel veriler; krizin 10-15 yıl sürebileceğini söylüyorlar. Gidişat da, hep işçi çıkartmak, açlık ve yoksulluğun yaygınlaşması, buna karşın satılamayan malların denize dökülmesi tarzında bir yol izleyecek gibime geliyor. (1929’da olduğu gibi)

Sezgisel olarak, bu politikalarla giderlerse, birkaç yıl sonra yeniden Klasik Keynesyen politikalara dönmek zorunda kalacaklarına inanıyorum.

Solun beklentisi ve bazı gerçekler

Sol politikacılar, sömürülen sınıfların ciddi bir direniş göstermesi gerektiğini söylüyorlar. Krizin halka ödetilmemesi açısından söylediklerinde yerden göğe kadar haklılar da.

Ancak böyle ciddi bir direnişin olabilmesi için, kriz derinleşirken, halkı da politize etmiş olması gerekirdi. Oysa şimdi, sendikalar güçsüz, halk sola ilgi duymuyor ve bireysel kurtuluş arayışları en geçerli yol gibi algılanıyor.

Tarihin tüm bunalımlı dönemlerde olduğu gibi, böyle dönemlerde, halklar-milliyetler birbirlerini krizden sorumlu tutar ve birbirlerine saldırırlar. Bu yüzden, ben de önümüzdeki yıllarda milliyetcilik temelinde gelişen terörün iyice artacağına inanıyorum.
 
< Önceki   Sonraki >
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.