Kadın Hareketi
Ana Sayfa
Yazarlar
Bağlantılar
Bize Ulaşın
Site İçi Arama
İstatistikler
Ziyaretçi: 128241
Ana Sayfa
Savaş Ölüsü Çocuklardan, Çocuklara Mektuplar Yazdır E-Posta
Yazar geleceksosyalizm.net   
25/02/2010
Dışarıda kar yağıyor.
Serçeler kalkıp daldan cama vuruyor. Daldan kar yağıyor karın üstüne. İçine ses yağıyor. Savaş ölüsü çocuklar... İçinde, savaşların öldürdüğü çocuklar ağlaşıyor. Ses sese dolaşıyor. Ses kalbinin en acıyan yerinde. Bir acıklı şarkıya dönüşüyor.
“Ölü çocuklar korosuyuz biz. Dünyanızdan savaşların attıkları çocuklar. Sadece adı kalan bir kağıdın üstünde. Birkaç giysisi, fotoğrafları. O da, şanslı olanlardan geriye. Arada bir anımsanan kan bağı çekiminde. Göz yaşı damlasıyız. Acıyız, yaşıyorsa annemizin içinde. Babamızda, upuzun bir suskunluk. Savaşların öldürdüğü çocuklarız biz. Yatıyoruz bir sonsuz karanlığın içinde!
Oysa ne çok sevmiştik, dağların masalını. Denizlerin dibindeki gizemli sırrı. Rüzgarların gök yüzündeki usta ressamlığını. Yıldızlara söylemiştik bir gece. Buharın su, suyun damla, damlanın nehirlere aktığını görmüştük. Şaşırıp gülüşmüştük. Bir damla yaşındaydık. Çoğalıp damla damla büyüyecektik biz de. Koşacaktık nehir olup denize. Güle oynaya belki. Belki düşe kalka vardığımızda. Elbette soracaktık. Bakıp, görüp, duyacaktık elbette.
Ey hayat!
Yaşadığım karmaşa. Gülen, ağlayan yanım. Acım, tadım, güzelliğim, çirkinim. Her gününde ayrı bir tat, ayrı renk. Toprakta bahar rengi, suda balık olarak. Kestane kokusu, şekerin tadı. Bir anne taklidi, bez bebeğimde.
Bir baba gururu, okul önünde. Bir abla avucu kadar samimi.
Hepsini birden yaşayacağız!
Demiştik hep birlikte.
Biz bunları konuşurken, düşlerken. Anlamaya çalışırken yaşamın sırlarını. Dinlerken öyküsünü kitap sayfalarından. Ya da bakışlarından, ağaç yapraklarının. Hiç kimse söylemedi. Ama hiç kimse...
Savaşları anlatmadı çocuklar. Ya da duyduk, anlamını bilmedik. Aklımız kavramadı büyük kötülüğünü. Kalbimizin kulakları duymadı. Belki de şaka sandık. Bir oyundan, bir sahneymiş gibi düşündük. Belki de bunun için, uyuyunca korkmadık. Onun için ağlamadık, adı her geçtiğinde. Hem nereden bilebilirdik ki, çocuklar. Büyük kirli hesaplarla, kirlenmiş bu adamlar, çok mutlu olurlarmış ölürken biz çocuklar. Ama şimdi biliyoruz. Anladık neden böyle sustuğunu, çocuk gülüşlerinin! Neden ağlamadığını acıktığında, oynarken düştüğünde. Bebeyi kırılıp topu patlarken neden ağlamaz çocuklar? Öğrendik artık. Onun için isteriz ki her dediğimiz siz yaşayan çocukların. Doğmuş, doğacak olanların sorduğu her soruyu cevaplandırsın yarın.
Ve bilin istedik vakti gelince. “Şok ve dehşet” dedikleri cehennemin içinde.
Çocuk kalplerimizin nasıl acıdığını, rasıl korktuğumuzu sığınak diplerinde.
Nasıl patlar bir bomba? Nasıl çığlık atıp savrulur toprak? Nasıl kıyar çocuklara?
Yaşayıp görmeyin ama!... Duyun, bilin istedik...
“Bir damla petrolün. Bir damla kandan daha değerli olduğu bir dünyada yaşıyoruz” diyerek. En vahşi yanlarını toplayıp gelmişlerdi. Sarmışlardı, ömrümüzün narin inceliğini. Sarmışlardı, insanlığın uygarlık beşiğini. İlk insanın doğduğu yer. İlk yazının son yazıyla buluştuğu bu toprak. Yani Mezopotamya. Varoluşun ince ayrıntıları. Sarmışlardı çakal, sırtlan, akbaba sürüleri. Sarmışlardı. Acımasız hoşgörüsüz ölü sevicileri. Haçlı zihniyet. Bombayı kutsayan papaz. Büyük Jandarma. Yemek için sıradaydı bombalardan arta kalan ceset artıklarımızı.
Onların yüzleri yoktu çocuklar. Kalpleri, çelik kuşlardı ölüm atan üstümüze. Onların vicdanı yoktu çocuklar. Vicdanları, çok zalim füzelerdi patlayan kalbimizde. Onların gözleri yoktu çocuklar. Gözleri, patlayan namlulardı ağız içlerimizde. Artık maskeleri düşsün istedik. Bir gün onlar size de “Özgürlük ve kurtuluş” gibi bir şey derlerse lütfen bizi anımsayın. Savaşların öldürdüğü çocuklarız biz. Kurtuluş ölümle gelmez. Ölenle ölür düşler.
Zaman çabuk akıp geçer, siz de büyürsünüz elbet. Belki söz hakkınız olur, dünyanın yazgısında. Biz ölü çocukların, sizden bir dileği var. Çocukların yerine. Savaşı atın dünyadan. Adımızı sormayın. Ali, Fatma, Meryem, İsa.
Biz bütün savaşların öldürdüğü çocuklar. Dini, dili, rengi olmayanlarız. Biz bütün savaşların öldürdüğü çocuklar. O kadar çoğaldık ki. Ölümüzü koyacak yer kalmadı. Hey dünyayı mal varlığı bilenler. Tepinenler... Hor görenler... Ezenler... Elinize, yüzünüze, gözlerinize bakın. Görün ölü yüzümüzü, yüzünüzün üstünde. Orada olacağız. Baktığınız aynada. Gezip dolaştığınız, oturduğunuz anda. Yediğiniz lokmada. İçkinizin tadında. Yattığınız yatakta. Sıramız geldikçe konuşacağız. Söz sırası şimdi sizde. Konuşun ölü çocuklar.
Konuşsun, yarası taze olanlar.

“Ben Ümmi Kasr’lı Leyla. Hangi tanrıydı beni cezalandıran? Doğmanın suçu mudur ödediğim bu bedel? Günaha mı batmışım, yaşım dokuzdan evvel? Yıldızlar mı dökülüyor, patlayarak göklerden? Tanrı bu kadar zalim olabilir mi sizce? Toprak bile acıyla, dağılıyor şiddetten. Peki neden yaptık? Gecenin bu vaktinde?
Gök yüzünün rengini kaçıran kim yüzünden? Kardeşimi hiç öyle uyurken görmemiştim. Sanki gözleri çıkıp fırlayacak yerinden. Acaba rüyasında bir kabus mu görüyor, dedim kendi kendime. Boynu bükülmüş neden? Kolu altında kalmış. Belki de rüyasında topunu kaçırdılar. Muhakkak Hasan yaptı, büyük dayımın oğlu. Kalkabilsem yerimden, dokunup uyandırsam. Korkma kardeşim desem, bak işte geçip gitti. Kötü bir rüya gördün, şaka yaptı amcalar. Bir yudum su içirsem, gıdıklayıp güldürsem. Ama neden doğrulmak acı veriyor bana? İçimin acılığı gözlerimden akıyor. Yok gibi hiçbir yerim. Yok gibi canım bende. Sadece gözlerime akıyor görüntüler. Yüreğimin içinde patlayıp duran nedir? Annem nereye gitmiş, bizi bırakıp böyle? Canım neden bu kadar yanıyor bilmiyorum? Gözlerimin içi de, hiç durmadan titriyor. İçim akıp gidiyor, karanlık bir boşluğa. Tam da o sıralarda. Karanlığın yüzümü örttüğü anda.
Son bir çığlık duymuştum ben çocuklar. Bir bombanın hızının üflediği ıslıkta. Hepsi bu kadar.”
“Ben Sevda. Bağdat gülü diyorlardı görenler bana. Tam dört parça olmuşum, aniden ve acısız. Sadece başım kalmış, yastığımın üstünde. Kuş nakışlı yastığım, annemin çeyizinden. O gece... Korku; duvarı delip çökerken üstümüze. Gök yüzünde ölümün, dansı birden başladı. Ben sokuldum ablama. Annem sarıldı bize. Hepsi o kadar.
Sonra bir şeyler oldu çocuklar. Bir korku tünelinin içinden geçer gibi. Gök yüzü, yer yüzüyle birleşip ayrılmıştı. “Kıyamet” dedikleri gün belki de bu gündür, dedim kendi kendime. Çığlıklar kulağıma bir gelip bir gidiyor. Toz bulutu içinde, elim, yüzüm, gözlerim. Sonra bir sessizliğe attılar sanki beni. Sonra annemi gördüm, taş duvarın altında. Sol elinin kınasından tanıdım. Ablamın saçlarını kınalamıştı öğlen. Nişan görüşü için. Baharın ilk gününde. Toplanıp gelecekler, hısım akraba bize. “Horoz kuyruğu gibi ışıldasın güneşte. Kına koksun evimiz, elimiz, yüreğimiz.”
Annem böyle demişti. Babama gülümserken.
Neden öyle bakıyorsun yüzüme. Ablam benim, kır çiçeğim. Oraya nasıl çıktın? Nasıl tırmanır bir baş, bir duvarın üstüne? Bir gözün açık kalmış. Sanki, siyah bir zeytin bakıyor göz yerine. Güneşte kurutulmuş zeytin tanesi. Sıkılıp bırakılmış, çukurunun içine. Ne saçlarında kına, ne başında saç kalmış. Kül olup serpilmişler, alevlerin içine. Konuş benimle ablam. Son bir defa gülümse. Bak beni de karanlık, çekiyor yüreğine. Elini uzat bana, ses ver diyemem. Senin gövden kalmamış. Benim de ellerim yok. Kim koparıp götürmüş, parmaklarımı benden?
Ya evimiz nerede? Evimizi kim yıktı hepimiz uykudayken?”
 
< Önceki   Sonraki >
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.