Kadın Hareketi
Ana Sayfa
Yazarlar
Bağlantılar
Bize Ulaşın
Site İçi Arama
İstatistikler
Ziyaretçi: 128259
Ana Sayfa
İNSAN OLMAK Yazdır E-Posta
Yazar Sema ÖZCAN-SHP Merkez Kadın Meclisi Üyesi   
27/05/2008

 

 FETHİ GÜRCAN'IN KIZIYIM. 2,5 YAŞINDA İKEN BABAMI İDAM ETTİLER. ABİLERİM 68 KUŞAĞINDAN. BENSE 78 KUŞAĞINA UCUNDAN YETİŞEBİLDİM. YANİ SİYASETİN İÇİNDE DOĞDUM. ANCAK İLK PARTİ VE KURULTAY  DENEYİMİM SHP'DE OLDU. BABAMIZI BÜKEMEDİLER. KIRDILAR. BİZ AİLECE ONUN BU ŞEREFLİ MİRASINA LAYIK OLMAYA ÇALIŞTIK. YANİ NOKTA KADAR ÇIKAR İÇİN VİRGÜL GİBİ EĞİLMEDİK. KURULTAYLA İLGİLİ İZLENİMLERİMİ, DAHA ÖNCEDEN KALEME ALDIĞIM BİR YAZIMLA ANLATMAK İSTİYORUM. ARİF OLANLAR ANLAR.

 

Daha önce yaşayanlardan, emniyette ki işkencelerden sonra cezaevinin cennet ! gibi geldiğini sürekli duymama rağmen yine de tedirgindim. Gardiyan, uzun anahtar seslerinden sonra büyük demir kapıyı gürültüyle iteledi. Yan yana dizilmiş bir çok ranzadan kadın ve çocuk sesleri geliyordu. Yanıma ilk yaklaşan beyaz başörtülü bir teyze oldu.

- Geçmiş olsun, suçun ne bacım? Dedi

- Siyasi, senin? Dedim

Yüz ifadesi ve ses tonu hiç değişmeden; Sanki yemek yeme, örgü örme gibi doğal bir eyleminden bahsediyormuş gibi:

- Kocamı öldürdüm. Bahçede kuyudan su çekiyordu, arkadan yavaşça yaklaşıp baltayla kafasına vurdum. Beyni yere düştü dedi. Ürperdiğimi hissettim.

Daha önce yaşayanlardan, emniyette ki işkencelerden sonra cezaevinin cennet ! gibi geldiğini sürekli duymama rağmen yine de tedirgindim. Gardiyan, uzun anahtar seslerinden sonra büyük demir kapıyı gürültüyle iteledi. Yan yana dizilmiş bir çok ranzadan kadın ve çocuk sesleri geliyordu. Yanıma ilk yaklaşan beyaz başörtülü bir teyze oldu.

- Geçmiş olsun, suçun ne bacım? Dedi

- Siyasi, senin? Dedim

Yüz ifadesi ve ses tonu hiç değişmeden; Sanki yemek yeme, örgü örme gibi doğal bir eyleminden bahsediyormuş gibi:

- Kocamı öldürdüm. Bahçede kuyudan su çekiyordu, arkadan yavaşça yaklaşıp baltayla kafasına vurdum. Beyni yere düştü dedi. Ürperdiğimi hissettim.

Sonra siyasi arkadaşlardan biri, temiz giysilerle yanıma koştu “su ısıtıyoruz, hemen yıkan. Kirlilerini de ver. Sen temizlenene kadar yatağını da hazırlarız” dedi. Şaşkındım, pisliğe alışmıştım. “Ben şurada yerde, bir battaniyenin üzerinde kıvrılıp yatarım” dedim. Tabii dinletemedim.

Bütün gece kapanması yasak olan ışıkların yardımıyla etrafımda uykuya dalan kadınları ve çocukları izledim, Hissettiklerim; daha önceleri gazetelerde okuyup, “kader mahkumu”, “toplumun sosyal yarası” deyip geçmeye hiç benzemiyordu. İşte yanımdaydılar ve bu hayatın kendisiydi. Sabaha karşı sızmışım. İşkenceciler dozu kaçırmışlar, bu kez namusumla oynuyorlardı. Kabus içinde çığlık atarak uyandım.

Ertesi gün daha rahattım. Evden alınırken, kalbi sıkışıp yığılan annemin sağlığını merak etmek dışında ortamı kanıksamıştım.

4-5 kişilik bir siyasi gruba ait komün ve aynı siyasetten komünün dışladığı bir kişi dışında diğerleri hep “adi” suçlu idi. Komündekilerden biri; dışladıkları arkadaşları için: ”bitmiş biri” diyerek samimi olmamam için uyardı. Ortamı gözleyeceğimi, kimin ile samimi olup olmayacağıma, ancak kendimin karar vereceğimi söyledim.

Burası çoluğu-çocuğu ile tam bir mahalle gibiydi. Farkı, herkes sıra dışı idi. Hepsinin hikayesi ayrı ayrı idi.

Eyyübe, diş teknisyeni olan kocasını dostuyla bir olup öldürmekten yargılanıyordu. Ama geçen gece, alt katta ruh çağırma seansında kocasının geldiğine inanarak, “onu öldürdüm, gelemez” diye mahkemede reddettiği suçlamaları kabul ettiğinin farkında bile olmadan ağlıyordu.

Dostunu bıçaklamaktan yatan kadın, içeri nasıl soktuğu bilinmeyen E Vitamini iğnelerini düzenli olarak kendine yapıp güzelliğini korumaya çalışıyordu. Çocuk doktoru olan bu kadın, çocuklardan nefret ediyordu. Cezaevinde çocuklara yemek çıkmıyordu. Kendi yemeklerimizden onlara ayırıyorduk. Çocuk doktoru, “ben yemeğimi bölüşmem, piçlerinize dışarıda baktırın” diye sürekli olay çıkarıyordu. Aralarında organize olduklarını sonradan öğrendiğimiz adi suçlular, bir gece çocuk doktorunu çevire çevire dövüp, eşyaları ile birlikte “biz bunu bu koğuşta istemiyoruz” diyerek kapı ağzına, gardiyanın önüne attılar.

Kendi aralarında bir de oyun bulmuşlardı. Yeni bir mahkumun geldiğini duyduklarında hemen oyuna başlıyorlardı. “Zina ise af çıkacak, cinayetse çıkmayacak.” Sonra da suçunun zina olduğunu söyleyen kadının şaşkın bakışları karşısında, birden “oh oooh af çıkacak” diye göbek atıyorlardı.

Bir gece hırsızlıktan yakalanan 2 bohçacı kadın, bohçaları ile birlikte koğuşa atıldılar. Bir iki hoş-beş ten sonra kadınlar bohçalarındaki şeffaf gecelikleri bize pazarlamaya kalktılar. Tabii; sonuç hüsran. O geceliklerden birer tane kendileri giyip uykuya daldılar.

Gül, Çiçek; isimleri hep birbirine benzeyen ve “Allah kahretsin! Tam iş zamanı ( İzmir’in Fuar zamanı) içerdeyiz” diye yakınan ve nedense içeride iş ahlakları ! gereği kimsenin malına el uzatmayan, tam tersine her şeyini paylaşan yankesiciler. Biri yanıma yaklaşıyor:

- Sözlünde mi siyasi yatıyor? Nine-dede olunca evlenirsiniz artık. Biz de içeri giriyoruz. Ama arada bir dışarı çıkıp, hava alıyoruz. Siz girdiniz mi, kalıyorsunuz” diye dalgasını geçiyor.

İki haftada bir bitlenmeyelim diye hamama götürüyorlar. Sıcak su gelene kadar, plastik su taslarını ters çevirip dümbelek yaparak, o zamanların meşhur şarkısı “Mavi mavi masmavi Gözlerin boncuk mavi” eşliğinde oynuyorlar. Ertesi gün, “adi suçlu”lar eğlenirken onları alkışladığım için kömün tarafından eleştiriliyorum

Çocuklaaaar çocuklar. İllaki çocuklar.!

1,5 yaşında ki Ekrem. Eko’muz burada doğmuş. Kendisi erkek, ama daha

hiç erkek cinsiyle karşılaşmamış. Anne-Babası soygun için bir kadının evine giriyor. Bileziklerini alıyorlar, şikayet eder diye korkup kadını öldürüyorlar, cinayet olduğu anlaşılmasın diye evi yakıyorlar. Gasp-Cinayet-Kundakçılık. Baba müebbet, ana 36 yıl. Eko, her kapı sesi duyduğunda eski hasır sepetini koluna takıp “atta” diye kapıya koşuyor.

Ve altımdaki yatağı yankesici annesiyle paylaşan, beş yaşındaki sevimli kız Hasret. Hep yanımda, beni çok seviyor. Ama tanıdıkça da çok şaşırıyor: “Kocaman aba olmuşsun, hadi oynayamuyosun da, elini bile şaklatmayı bilmiyosun. Bak; sol elini yumruk yap, sağ elinin işaret ve orta parmağını dilinle hafif ıslat, birbirinin üzerinden kaydır. Sonra da oynamayı öğretirim. Arka cepten cüzdan çalmak içinse; çok dikkatli ve yavaş davranmalısın, baş ve işaret parmakların cımbız gibi olmalı” diyor. “Sen şimdi anneni çok özlüyorsun, mektup gelince, kitap okurken benle hiç ilgilenmiyorsun ya; geçen gün çektiğin şu dişimi mendilin arasına koydum. Sakla, dışarı çıkınca da beni özle tamam mı? Özleyeceksin di mi ?” diyor.

Kısıtlı paramı sigaraya harcadığımdan o gün kahvaltıda gül reçeline bayat ekmek banıyorum. Birazdan Hasret’in annesi elinde peynirle koşuyor “Hasret abamın yemeği az, aç kalıcak dedi “ diyor.

Hastalanıyorum. Ateşler içindeyim. “ Akşam üzerin açılmış, battaniye ile örttüm” diyor, siyasilerden biri, soğuk bir ses tonu ve görev edasıyla. Yanan anlımda buz gibi bir el! Hasret’in annesinin eli. “ Bacım, şu limonatayı iç, açılırsın” diyor. Birazdan “ aban hasta, gürültü yapma dedim sana” diye Hasret’e patlatıyor bir tane. Saatler sonra biraz kendime gelir gibi oluyorum. Minik bir el “abam yemek ye” diye dürtüyor. Elinde kendinden büyük bir tepsi, “kuyrukta abamı göremedim, hakkını verin götürcem” demiş.

Gardiyanla bir müebbetliğin lezbiyen ilişkisi,

Sırayla gelen temizlik nöbetleri,

Parası olanların nöbetlerini başkalarına yaptırması,

Cam ile parmaklık arasına tek sığan olduğum için camları hep benim silmem. Tam o sırada sınıf arkadaşımdan gelen, belki iyi davranırlar diye mesleğimi belirten başlığın olduğu mektup. (Diş Hekimi Sn.....)

Aramaya gelen kadın polislerin mutfak dolaplarından fırlayan kedi büyüklüğündeki fareleri görünce çığlıklarla masa üstüne çıkmaları,

Sevdiklerimi özleyince, kırmızı popolu maymunlar gibi kendimi parmaklıklara vurma isteğim vs. vs.... Bir kara mizahtır, gidiyordu yaşam.

Günler geçtikçe “bitmiş” siyasi arkadaşı çok sevmeye başlamıştım. Gün boyu “adi-siyasi” demeden herkesin her işine koşturuyordu. İlkokul Öğretmenliği olan mesleğini burada da yapmaya çalışıyor; yankesicilere okuma-yazma öğretiyor, siyasilerin niçin buralarda olduğunu, onların dilinden onlara anlatmaya çalışıyordu.

Siyasi Komüne ise hiçbir adi suçlu yaklaşamıyordu. “Çocukları sevmeyen çocuk doktoru” gibiydiler. Aralarına diğer insanlarla koca bir duvar örmüşlerdi. Posta günleri, koğuşun curcunasının yerini sessiz bir hüzün alıyordu. Yankesicilerden biri, siyasilerden birine, bakıp ta hüzünlendiği çocuk resimlerinin kim olduğunu sordu. Siyasinin cevabı “ Sana ne git başımdan” oldu.

Bir sabah, Hasret telaşla koşarak yanıma geldi. “ Abam, sigaranın jelatinini ver çabuk, yakıp fal bakıcam. Duman çıkarken puf derse tahliye olacağız” dedi. O gün annesinin mahkemesi vardı. Koğuşta yalnızdı. Az sonra kapı açıldı annesi göz yaşları içinde geldi. Tam tahliye olamadığını düşünürken; Adliyede kocasını gördüğünü, cezaevinde onlara bakabilmek için, hırsızlık yaparken yakalandığını söyledi.

Cezaevinde ki en önemli ve az bulunan eşyalardan biri de dışarıda günlük hayatta yüzüne bakmadığımız, bildiğimiz naylon poşetti. Her hafta başı poşet içine yazdığımız kantin listesini gardiyana verip ihtiyaçlarımızı karşılıyorduk.

Hasret; yarı sevinçli yarı buruk hepimizi öptükten sonra, içeride kalan yaşıtı Sıla’ya ağlayarak sarıldı. Elindeki naylon poşeti uzatarak “al senin olsun. Benim artık ihtiyacım olmayacak. Hem kantin torbası yapar hem de beni hatırlarsın” diyerek vedalaştı.

O sıralarda adi suçlulardan biri siyasilerden birine ne okuduğunu sordu. Cevabı, buz gibi bir ses tonuyla “Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye” oldu. Doktor ustanın deyimiyle “halka turist bakışlı hafızı kapitaller”imizin her tarafı gelişmiş olsa ne olurdu?.!!!! Tamam, yenilgi dönemlerinde insanların savrulmaları doğaldı ama; kendi aralarında sigara, çaydanlık, tencere, giysi kavgası yapanların, en yakınlarının emeklerini sömürmeyi alışkanlık haline getirip bunu da “profesyonel devrimcilik” olarak açıklayanların “insan” orijinlerini bu kadar yitirmişken insanı kurtarmaya soyunduklarını iddia etmeleri komik değil miydi ? Yankesicilerden insanlık dersi almaları gerekmiyor muydu?

İlk genç kızlık yıllarımda rahmetli Öner abimin arkadaş seçiminde bana hep aynı öğüdü olmuştur:

Siyasi görüş hiç önemli değil. İnsanlar ne olduğunu bilmeden ailesinin veya arkadaşlarının etkisi altında kalabilirler. Kriterin, “iyi insan” seçmek olsun. İyi insan; zaten haksızlığa gelemez, adildir, paylaşmadan duramaz, seni kullanmaz, her koşulda yanında olur” demişti.

Önce “insan” olmak gerekiyordu.

Üstelik, önümde gurur veren bir örnek vardı: Boş akşamlarında geçimini boncuk dizerek sağlayan komşu Cemile Hanıma yardım eden, kızına aldığı oyuncak bebeğin aynısını komşu Çingene kızına da alan, hayvanlara bile kıyamayan, “eğer başarırsak karımla çocuklarımın kursağından ne geçiyorsa herkesin kursağından o geçecek” diyen bir babanın kızıydım.

Hayat, arkadaş ilişkilerimde hep abimi haklı çıkardı.

Anılarımı çok bilinen sevdiğim bir hikaye ile noktalamak istiyorum.


“Bir pazar günü çocuk, koşarak babasının yanına gelir.

- Beni bugün sinemaya götüreceğine söz vermiştin, der. Adam yorgun, ama çocuğunu da kırmak istemez.

Gazete ilavesi bir dünya haritasını parçalara ayırır, karıştırır,

- Bunu tekrar Dünya Haritası haline getirebilirsen götüreceğim der. Tam rahatlayıp ayağını uzatmışken 10 dakika içinde çocuk “yaptım işte” diye koşarak gelir.

- Bu kadar kısa sürede nasıl yaptın? diye şaşırarak sorar baba.

Çocuk:

- Arkasında insan resmi vardı, “İNSANI DÜZELTİNCE DÜNYA DA DÜZELDİ” der.

Son Güncelleme ( 27/05/2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.