| |
|
|
|
İstatistikler |
|
Ziyaretçi: 484186
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ana Sayfa
|
12 EYLÜL SABAHI MAMAK CEZAEVİ |
|
|
|
Yazar Nevzat BERBER
|
|
13/04/2010 |
|
Saat 4.30Yirmi beş kişilik ranzalara sıkıştırılmış elli kişi… Horultular, diş gıcırdamaları, kahırlı neşeli sayıklamalar, ter, metan kokusunun ekşimsi ağırlığı ve gece gündüz hiç durmadan yanan ampullerin cılız, titrek sarı ışığı altında, çoğu uyumakta…“Dikkat! Dikkat” İlk koğuş nöbetçisi, kitap okumakta olan birkaç kişi, birde yanık bir mektup tutturup, derin hülyalara dalmış olanlar irkiliyor bu sese… Sonra herkes fırlıyor yataklarından, üst ranzalar alt ranzalara boşalıyor birkaç saniyede…Çıt yok kimsede…Gözler gözlere soruyor soruları ve yine gözlerden okunuyor cevaplar…“Ordu yönetime el koymuş, parlamento feshedilmiştir!”Koğuşta ölüm sessizliği…İşte o beklenen an geldi…Ahh! Hasan Mutlucan… Kaç gündür radyodan sesini duyuyorduk…Anlamalıydık zamanın geldiğini…“Ve bütün parlamenterlerin dokunulmazlığı kaldırılmıştır!”“Ölümlerden ölüm beğenin orospu çocukları!”Kırk metre kareye tıkıştırılmış elli kişi; sanki nefes alınmıyor burada, yutkunulmuyor, sanki kalpleri de atmıyor bu elli kişinin…Ses yok… Hareket yok… Bakış yok…Herkes nasıl bırakılmışsa öylece kalmış birer robot gibi ve kumanda korkunun elinde…Dakikalar saat gibi geçiyor. Hoparlörde Genelkurmay’ın açıklamaları… Tehdit ve küfür yerini Harbiye Marşı’na bırakıyor;“Yıldırımlar yaratan bir ırkın afakıyızTufanları durduran tarihlerin yâdıyızKanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti…” Hadi birisi bu sessizliği bozup korkunun elinden kumandayı kapmalı!Biz eskiden slogan atardık, marş söylerdik…Biz kavgayla sözlü, ölümle nişanlıydık…Biz buralara ne işkencelerden, ne badirelerden geçerek geldik…Biz, biz, biz…Birden hoparlörlerden gelen sesler kesiliyor. Zaman bile sessizleşiyor.İlk beyinler başlıyor hareketlenmeye ve kurgular yapılıyor en olacak, en olmayacak olasılıklarla;“Hepimizi öldürecekler”“Şimdi avluya çıkartıp sırayla kurşuna dizecekler”“Her koğuş avlusunda darağaçları kuracaklar, sonra yaftalarımızı göğüslerimize takıp, hepimizi asacaklar”Tekrar emniyete götürüp, işkenceye alacaklar, hem de günlerce, aylarca”“Sorumlu olduğumu biliyorlar. Diğerlerine ibret olsun diye ilk beni öldürürler”“Yoldaşlar savaşı başlatmışlar mıdır acaba? Gelip bizi kurtarırlar mı? Gelseler bile bunlar kaçarken hepimizi katledip öyle giderler”“Sorumlular niye konuşmuyorlar?.. Toplanıp durum değerlendirmesi yapmaları gerekmiyor mu?”“Kurşuna dizilirken; ‘kahrolsun faşizm! Kahrolsun cunta!’ diye slogan atmalıyım”“Ailem ne yapıyor acaba? Onları da içeriye alırlar mı?”“Ölmek istemiyorum” Bir canlı bakış…Bir kıpırtı…Bir öksürük…Hadi birisi konuşsun artık… Birden dışarıda bir kargaşalık başlar, bir gürültü kopar. Koşuşmalar, demir kapıların ve mazgalların ürpertici açılışları, kapanışları, bağırtılar, sert emirler ve işte ilk tanıdık işaret;Rap rap rap,“Her Türk asker doğar!”Rap rap rap,“Vatan sana canım feda!”Sanki yarmak istercesine, çarpılır postallar yere. Birden herkes uyanır şoktan, hareket doğar, gözler gözlerle buluşur, nefesler hızlanır ve işte o sessizliği delerek gelen, beklenen ses patlar ortalıkta;“Arkadaşlar operasyon var!”Sonra sesler çoğalarak yükselir…Sorumlular durumu yorumlamak ve karar belirlemek için koğuşun kuytu bir köşesine çekilirler…Ve kısa zaman sonra strateji belirlenip açıklama yapılır. “Direneceğiz” Koğuşta İtiraz yoktur.Alışılmış komutlar dökülür ağızlardan;“Ranzaları çekin, kapıya barikat kurulsun!”“Gaz bombalarına hazırlanın, herkes havlusunu ıslatsın!”“Yataklar basınçlı suya karşı pencere önlerine siper edilsin!”“Sloganları tek ağızdan atalım, kaos yaşanmasın!”Ranzalar kapının önüne yığılır, havlular ıslatılarak yüzlere sarılır, yataklarla pencere önlerine barikat kurulur, sigara paketlerinin alüminyum kesimleri kıvrılarak kablo haline getirilir ve ampul duyundan çekilen elektrik demir kapıya yansıtılır. Sloganlar başlar ve kısa zamanda tüm Mamak cezaevini sarar…“Kahrolsun faşizm!”“Kahrolsun cunta!” Kuleler ve çatılar, silahlı komandolar tarafından işgal edilir, avluya yüzlerce coplu ve sopalı komando yerleştirilir, dışardan koğuş camları kırılır ve basınçlı su hortumunu tutan ekip camların önünde konuşlanır. Gaz bombalarını atacak ekip, maskelerini takmış vaziyette, hemen su ekibinin arkasında yerini alır. Dost düşman gözler kinle buluşur... Coplar, sopalar sallanır, dudaklar mırıldanır… Tekrar sessizlik kaplar her yanı, çıkacak fırtına öncesi sessizliktir bu…Ve savaşı başlatacak ses beklenir heyecanla…Evet bir SES! Omuzu kalabalık operasyon subayı, tehdit ve hakaret yağdırmak için koğuş mazgalını açmasıyla birlikte ilk ses duyulur…Bu savaşçı subay 220 voltun hışmına uğramıştır o an.Çıkardığı sesin açılımı ise;“Yandım anammmmm!!” dır…İlk ses çok önemlidir.Mahkûmlar, bu sese kahkaha ile gülerlerOmuzu kalabalık subayın astları ve erler de bıyık altından katılırlar bu kahkahalara.Savaşçı subay çok kızmıştır, onuru kırılmıştır, astlarının yanında rencide edilmiştir. Hırsla cebinden bir düdük çıkarır… Bu düdük başka düdüklere benzemez. Bu düdük, çok önemli bir görevi vardır. Bu düdüğe vatan için millet için çok önemli bir misyon yüklenmiştir. Onun sesi emirdir, tartışılamaz ve değiştirilemez… Operasyonu o yönetir. Her melodisinde ayrı bir taktik anlam vardır. Bir kere öttüğünde, bir daha geri dönülmez…Ve düdük subayın dudaklarında acı acı öter…Artık ok yaydan çıkmış, düdük ötmüş, fitil ateşlenmiştir... Önce tüm koğuşların elektrikleri kesilir, kapı barikatları yıkılmaya çalışılır fakat içerdeki direniş çetindir… Ardından bilmem kaç debi şiddetindeki sular çarpar mahkûmların vücuduna. Siper edilen yataklar aciz kalır, parçalanır, içindeki paçavralar saçılır dört bir yana. Tazyikli sular mahkûmları o duvardan bu duvara çarpar durur. Elbiseler, kitaplar, yiyecekler ve özenle korunan, kim bilir kaç kez okunup, öpülüp, gözyaşlarıyla ıslanmış olan hasret ve özlem kokulu mektuplar, ana, baba, çocuk, yar, dost fotoğrafları bir kez daha ıslanır koğuşu diz boyu dolduran zulüm sularında… Direniş uzun sürer, kısılmış seslerde sloganlar devam eder.“İşkencecilerden hesap soracağız!”“Yaşasın direnişimiz!”Diğer koğuşlar da katılırlar bu sloganlara ve kapılara yüklenirler…Ama açılmaz, kırılmaz demir kapılar… Düdük bir kez daha öter acı acı, melodisi değişiktir. Tazyikli su ekibi geri çekilir ve maskeli gaz bombası timi geçer ön tarafa. Gaz bombaları, alışkın ellerce pimleri çekilerek fırlatılır kırık camlardan içeriye. Bombalar beş saniyede boşaltır içlerindeki gazı kırk metre karelik koğuşa ve basınçlı boşalıp, zikzaklar çizdikleri için, çok azı yakalanıp geri atılabilir. Kırk metre kare bir anda görülmez ateşe dönüşür. Gözler yanar önce, sonra ten ve ciğerler… Islak havlular kâr etmez bu acıya… Mahkûmlar, varillerdeki suya sokarlar kafalarını, soluk yetişmez, soluk alırlar ciğerleri kabul etmez... Öksürenler, kan kusanlar, bayılanlar olur… Arkadaşları, ranzaların üstüne taşır bayılanları, suda boğulmasınlar diye ve bezlerle örterler açıkta kalan yerlerini… Sloganlar zaman uzadıkça azalmaya başlar, sonra da iniltiye döner…Direniş uzadıkça uzamıştır…Önce bir ses duyulur çekingence; “Hepimiz öleceğiz” diye… Sonra, bir ses daha; “Dayanamıyorum artık…” Ardından sesler çoğalır ve kapıdaki barikatlar çekilmeye başlanır sahiplerince… Onlara yardım edenlerde olur, “Yapmayın!”, “Dayanın arkadaşlar! Direnelim!” diyenler de… Kaos ve panik başlamıştır bir kere, kimse kimseyi duymaz, güdüler vardır sadece ve bir anda boşaltılır geçilemeyen barikat… Korku kumandayı tekrar almıştır eline… Düdük tekrar öter acı acı, melodisi değişiktir…Açılan kapıdan “Allah Allah” sesleriyle dolar içeriye komandolar, acımasızca iner coplar, sopalar baygın, yarı baygın mahkûmların üzerine. Küfürler, çığlıklar, iniltiler birbirine karışır… Düdük tekrar öter acı acı, melodisi değişiktir…Avluya çıkarılır mahkûmlar, dar koridorlara iki taraflı dizilmiş komandoların cop, yumruk, tekme, küfür yağmuru altında, kafalarını korumaya çalışarak… Ve ilk mahkûm ulaştığında avluya çatılardan onlarca tüfek ateş kusar havaya. Avluya çıkan her mahkûm önceki çıkan arkadaşının vurulduğunu düşünür… Cezaevindeki her koğuş diğer koğuştaki arkadaşlarının kurşuna dizildiğini düşünür…Havaya ateş eden her asker mahkûmları öldürdüğünü düşünür… Mahkûmlar elleri enselerinde, yüzükoyun beton zemine yatırılır. Komandolar vurmaya devam eder… Kafalar ezilir… Postal ve beton zemin arasında kalan burunlar, dişler kırılır… Avlu bir anda kan içinde kalır, mezbahaya döner ortalık… Ve mahkûmların arasında meydan savaşı kazanmış bir fatih edasıyla, göğsünü şişirerek dolaşan omuzu kalabalık subay, bir mahkûmun kafasına ayağını basıp, başparmağını çenesine dayayıp manzarayı seyrederken; yeni melodiler düşünür düdüğünü öttürmek için… |
|
|
|
|
|
|
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.
|
|