On üç kişiyiz. İstekli, kararlı on üç kişi.Yusufeli’de yapılan son toplantıda, on üç sayısının kabul edilenin tersine, bize uğur getirmesini diliyoruz. Beklenmeyen bir nedenle amacımıza ulaşamamaktan korkuyoruz. Üzerimizde, gerekli olanın dışında keyfi hiçbir şey yok.Yiyecek, giyecek ve ilaçların en gerekli, en hafif, en kalorili, en dayanıklı olanları seçildi, yüklendi.
Dilber düzü yaylasından, sabahın ilk ışıkları ile ayrılıyoruz. İnsan elinin değdiği her şeyi geride bırakarak, yavaş yavaş yol alıyoruz. Son kez durup geri dönüyor, uzakta bize meydan okurcasına, sarp kayaların oluşturduğu duvar üzerinde yükselen Kaçkar’a hayranlıkla bakıyorum. Bir önceki gün, etrafı ve üstü kar ve buzla kaplı krater gölünün kıyısından koparıp, not defterimin arasına koyduğum mavi, sarı, beyaz çiçekleri ve boynuma bağladığım babamın mendilini havada sallarken verdiğim pozun karesini düşünüyorum. Çiçekler oraya çıkanlara doğanın bir ödülü olmalı diyorum içimden. Hafiften, uç uca eklediğim türküleri mırıldanıyorum.
Saatler ilerleyip yayladan uzaklaştıkça, yeşil bitki örtüsü azaldı, bitti. Yer çıplak toprağa döndü. Ağaç sınırının çok üstündeyiz. Eğim arttıkça, yarım saatte bir verilen aralar sayılı adımlara bağlandı. Sırtımdaki yük ağırlaşmıştı iyiçe. Şakaklarım zonkluyor, bacaklarımda şiddetli bir yanma ile zorlanarak yürüyorum. Mataramdaki suyun azaldığını biliyor, ama önümüzdeki en yakın gözenin kaç saat ileride olduğunu bilmediğimiz için içmemeye çalışıyorum. İrili ufaklı parçalanmış kayaların arasında, çarşak üzerinde tırmanıyoruz. Her adımda mataramdan gelen su sesi güven veriyor. Suyum var diyorum. Soluğum ve adımlarım arasında kurduğum bir uyumla yürüyorum. Bu uyumu bozmamaya çalışıyorum. Su sesini aldığım mataramın bacağıma çarpması bile beni rahatsız ediyor. Yürüme anında ayağımı koyacağım yerin dışında bir yere gözlerimi çevirmiyorum. Hatasız adım atmak zorundayım. Artık, kırk beş derecelik açı ile zikzaklar çizerek, on adım yürüyüp, olduğumuz yerde sırtımızı dağa, yüzümüzü aşağı dönerek on adım süresi kadar dinleniyor sonra yürümeye devam ediyoruz. Görkeminden kaynaklanan cazibesiyle insanı içine çeken doğa, bir o kadar da acımasızdı çünkü. Ancak hedefe ulaştıktan sonra o keyif anında duygular aklın ve mantığın önüne geçebilirdi. Sayılı adım alışların arasındaki kısa süreli beklemelerde sessizce etrafa, aşağıya bakarak o eşsiz güzelliği içime sindirmeye aklıma yazmaya çalışıyorum.
Yorgunluk arttıkça güçlendiğimi, her dönüp aşağı baktıkça bilendiğimi hissediyorum. O muhteşem duyguyu yine yaşamak için bedelini ödediğimi düşünüyorum. Hiç yılgınlık yaşamıyorum. Aksine çok istekli ve ayak seslerimizin o geniş bulvarlarda yankılandığı yıllardaki kadar güçlüyüm.
Kaç çarşak, kaç buzul geçtik saymadım. “Lanetli Geçit” denilen, iki farklı coğrafyanın geçiş çizgisi olan sırta çıktığımız zaman, yola çıkalı tam sekiz saat olmuştu. Adettenmiş, katırcı, namaz vakti olmadığı halde geliş yönüne dönerek ezan okuyor; kazasız belasız yine çıktık, diye.
İçimi, ancak burada görülebilecek büyüklükteki gök kubbenin altında, başarmanın sevinci dışında büyük bir huzur kaplıyor. Bu daracık sırt üzerinde bir geliş, bir gidiş yönüne bakıp duruyorum. Ne yanı seyredeceğimi bilemiyorum. Her iki yön de ayrı dünya, ayrı güzellikler sunuyor. Ağırlığı ile bedenimi tartan, dengemi bozacağından korktuğum sırt çantamı bile hissedip hemen kenara koyuvermek aklıma gelmiyor. O da sanki bedenimin bir parçası olmuş, fazlalık gibi hissetmiyorum artık. Aşağıda hayranlıkla baktığım, şimdi göz hizamın altındaki dağlara bağırıyorum. Dağlar, size geldim! Buradayım! Kendimi farklı hissediyorum. Bir dahaki sefere kadar saklayabilirmişim gibi, hiçbir olumsuzluğa dokunmadığını düşündüğüm, alnımdan serin serin geçen esintiyi derin derin soluyup içime çekiyorum. Yasalarla, yazılı yazısız kurallarla tanımlanan sınırın içinde, daraltılmış yaşamın bir parçası değilim. Çok kısa bir süre de olsa, bunu yaşamak çok keyifli. Kuş gibi ve önümde uzanan sonsuzluğun bir parçasıyım. Ruhumu bir zenginlik kaplıyor.
Sonra bu coşkulu anımda, adını buraya taşımak istediğim yaşlı, genç, yaşayan, yaşamayan yürekli insanların, sevdiklerimin adını bağırıyorum var gücümle, gökyüzüne yazmak istercesine. İçimde bir burukluk ve onlar adına bir eksiklik duygusu hissettim. Bu seslenişte, orada olmanın mutluluğundan başka, kimi zamanların çaresizliği, isyan ve görünmez bir başkaldırı da vardı. Seslenişlerim hepten mutluluktan sanıyorlardı herhalde yanımdakiler. İçimi kimse görmüyordu ya. Bağırdım, bağırdım dağlara, içimi boşaltırcasına.
Heyecanımı biraz bastırdıktan sonra çantamı kenara koyup bir taşa dayadım sırtımı. Başladığım gençlik günlerimden kalma bir tanımlama ile, özgürlüğün, baş kaldırmanın bir ifadesi olan sigara içmenin tam yeridir diye yakıyorum bir tane. Bu yükseklikte oksijen azlığından olacak aşağıdaki gibi bol dumanlı olmuyor, içmek tat vermiyor.Ya dumanı hiç göremeden,bağlı gözle içmek ne zordur diye de aklıma geliyor birden. Savuruyorum dumanı bir iki nefes çekip. Yürekli insanlarla buluşma noktası oluyor sanki sigaramın dumanı. Bu mutluluk ve donanmışlıkla, ertesi gün yoğun bulut tabakasının ve giderek yükselen yeşilliğin içinde kaybolurken Ayder’e doğru ilerliyoruz. Dağın kuzey yamacında inişe geçtiğimizden beri yağmur yağıyormuşçasına, havadaki nemden ıslanan, üzeri elmas taneleri ile süslü geniş yapraklı diz boyu bitki örtüsünün üzerinde yol almaya çalışıyoruz. Gözün gördüğü her şey bir başka tonda yeşil. Bacaklarıma sürünen ıslak yaprakların sürtünme sesinden başka bir ses yok. Ha,bir de nefesim.Her adımda bir duyduğum hışırtı ile derin ve aralıklı soluma sesim. Huzur ve mutluluğun sesi. Olmak istediğim yerdeyim. Bedenimde yorgunluk yok artık. Hissettiğim, sıcaklık ve ıslak çamaşırımın hissedilir bir serinlikle tenime dokunuşu.
Bu keyfi içimde devindirirken, yüksek ve ortama aykırı bir sesle kendime geldim. Gözümün ünündeki yeşillik bir anda yok oluverdi. Ranzamın ayak uçunda, göz hizamın çok üstündeki demir parmaklıklı ışıksız küçük pencere gönlümün ışığını kararttı birden. Keyfim kaçtı, ter içindeyim.“Volta atmıyor muyuz ağabey? Ayakların açılırdı” diyordu ses. “Burada hava daha güzel, bana dokunma çocuk” dedim. Sesimi zor duymuş olmalı.
Ayak sesi koğuştan uzaklaşırken, gözlerimi içimdeki aydınlığa kapayıp, yüzümü duvara döndüm. Kollarımı göğsümde kavuşturdum. Başım dizlerime değerken, ayaklarımın altındaki ıslak yeşilliğin hışırtısını tekrar duymaya başladım.
Güngör Ağrıdağ Mungan
08.11.2001 Ankara
Daha önce Lacivert öykü dergisinde yayınlanmıştır.