|
Faşist darbe hazırlıkları adım adım senaryosunu ortaya koyuyordu, peşpeşe katliamlar yaşıyordu bu coğrafya. Kahramanmaraş'a da uğramıştı, insan olmaktan utandığımız günler. 1979 yılının ilk günleriydi, bu katliamı protesto eden gençlerin içindeydim. Sokaklarda büyüyorduk, “Kahrolsun Faşist Diktatörlük, Faşizme Ölüm Halka Hürriyet” diyor, devlet eliyle yapılan ve sivil taşeronlarca uygulanan katliamı protesto ediyorduk. Yakalandık! Selimiye Kışlası'nda o günlerde özellikle öğretmen ve öğrenciler vardı, kışlanın ezberi bozulmuştu. Doğal konukları olan üniformalılardan daha çok tutuklu siviller vardı ve o koca bina tıka basa doldurulmuştu “insanım” diyenlerce. Mahkemenin, bizi hapis ve 1 yıl bilmediğimiz bir ilde sürgün yaşama cezasıyla uslandırmaya (!) karar verdiğini çok sonra öğrenecektim. Hemen her gün mahkemeye çıkarılıyorduk çünkü bir biçimde, takip edemiyorduk mahkemeleri, her şey yasaktı gençlere. “Susun” diyorlardı, “karşı durmayın, düşlemeyin, güzel bir dünya istemeyin”. Egemenlerin yasaları ne kadar da haksızdı. Bir kentte 100' lerle ifade edilen insan akla hayale gelmeyecek işkence yöntemleriyle öldürülmüş, 1000' lerle ifade edilen insan yaralanmıştı, evleri yakılmıştı. İnsanlık dibe vurmuş ve toplu bir katliam yaşanmıştı. Duyarlı kurumlar ve insanlar, geleceğini isteyen gençler bunun karşısında duruyorlardı ve cezalandırılıyorlardı. Tıpkı 1 Mayıs, 16 Mart İstanbul Üniversitesi, Sivas, Malatya ve Çorum Katliamlarında olduğu gibi. …...... 1986 Yılı'nın yaz sonu, 12 Eylül Darbesi'nden sonra artık barınamadığımız İstanbul'u terk edeli 6 sene olmuş. Yaşamımız, çevremiz değişmiş ama inancımız aynı, “motoru maviliklere süreceğiz”, bir gün mutlaka, üstelik de eminiz, “güzel günler göreceğiz”. …...... Kızımın anaokuluna gitmesi gerekiyor artık, nüfus cüzdanı yok, “annesi ve babası aranıyor, veremeyiz” diyorlar. “Babası askerlik yapacak, annesi hüküm giydiği cezayı yatacak, öyle” diyorlar. Oğlum karnımda, doğacak ve 4 aylık olacak, yasa böyle, ancak o zaman alabiliriz kızımın nüfus cüzdanını. Özümcan okula gitmek istiyor, yazmak-çizmek. Müziğe meraklı, sohbet etmeye ve çokça da kitaplara, evimizin üçüncü büyüğü, çocuk kaprisleri yok, yaşamımda biriktirdiklerimin çoğunu öğrendiğim ve her zaman dostum olmasından onurlandığım kadın. …...... Onur İnan hırsla asıldı mememe, gece koynumda yatamayacağını biliyor gibi. Bütün gün emzirdim, aylarca duyamayacağım kokusunu içime çeke çeke. Bebeğimin uykusundaki minik gülümsemesi ve hunharca öldürülen Kahramanmaraş'lı bebeler gözümün önünde, tren beni İzmir'e yola çıkarıyor akşam alacasında, onsuz. Ortalık kar kıyamet, sıcak sütlerim süzülüyor içime, üşüyorum. Eskişehir'de kalacak bebeğim, koca koca farelerin gezdiği Buca Cezaevi'ne gönderemez onu babaannesi. …...... Ertesi gün kuşluk vakti bileğimde hükümlü damgası, Buca Cezaevi'nde, Seviye ve Şengül'ün yanındayım. İzmir'de, kızımın ailemle yaşadığı şehirde, eşimin asker olduğu saatlerde. 3 siyasi mahkumuz, koğuş 30 kişilik, adli mahkumlar cinayetten oradalar. Seviye, işkencede tecavüze uğramıştı emniyette, arkadaşlarını ele vermeyi red etmişti, onlar da cezalandırmışlardı 20 yaşındaki genç kızı, ruh sağlığı bozulmuştu, özenli ve sevgiyle yaklaşmalıydık örselenmiş arkadaşımıza. Çoğunlukla sessiz ama kızdığında bir ateş topu, dümdüz uzun saçları hep sımsıkı toplu, inatçı, güvensiz ve umutsuz bir de. Şengül çok sevdiği eşinden ayrı, çilli yanaklarında hep bir gülücük, samimi, sıcak ve hep moralli. Açık görüşlerde sımsıkı kucakladığı eşiyle olan fotoğraflarını hala sakladığım ve 23 yıl sonra yakınlarda bulduğum güzel dostlarım. 12 Eylül'ün, yurtlarında yaşamasına izin vermediği arkadaşlarım. 20 yıldır yaşamak zorunda oldukları Avrupa ülkesinde hep sıla özlemi çeken, ilk karşılaşmamızda, “oralara dayanmamı sağlayan somut şeylerden bir tanesi, bir obje, cezaevinde bizim sevdamızdan çok etkilenip ördüğün bir küçük para kesesi, üzerinde Levent'le benim baş harflerimiz var, hatırladın mı?, işte çok özlediğimde yurdumu, elime alıp okşadığım o minik sembol” diyen Şengül. …....... Bahar ayları. İnsanın içini dolduran coşkuyu yeniden yaşamak ne güzel, ısınıyorum. Onur İnan alışmaya çalışıyor bana, ağlayarak ayrıldığı babaannesinin kokusunu arayarak. Ben onu amcasının düzenli yazdığı mektuplarından tanıyorum; şarkılara, şakalara, oyuncaklara, televizyona tepkilerini biliyorum, yemek yemeği sevmediğini, kalabalığı sevdiğini. Ama o beni unutalı aylar olmuş. Özümcan Deniz hep gülüyor, cezaevindeki annesine yazdığı, kendi kendine öğrendiği kelimelerle ve resimlerle süslediği minik mektuplarını aylar sonra ona gösterirken. Hala sakladığım, “merak etme annecim, kardeşim çok iyiymiş” diyen mis kokulu mektuplarını. Çöpten adamlardan oluşturduğu resimler, neşeli çocuklar, gülen suratlarla dolu kağıtları. Annemdeyiz, sarmaş dolaşım yine kuzularımla, çok mutluyum. Açlık grevleri cezaevlerinde arkadaşlarımı sarmalıyor bir yandan, çok mutsuzum. …....... Annemin komşusu geliyor, yüzünde kocaman bir gülücük. “hepiniz bir aradasınız yine, ne güzel” diyerek. Sehpada Özümcan Deniz'in nüfus cüzdanı, pırıl pırıl. Artık okula gidebilecek o minik kız, okuyup hukukçu olacak. Komşu eğilip, nüfus cüzdanını almak istiyor, “oooo, ne kadar güzelmiş Özümcan, pespembe...” Sözleri yarım kalıyor, sarsılıyor kocaman kadın, düşmemek için tutunuyor koltuğa, şaşırıyor. Nüfus cüzdanı, şimşek hızıyla oturduğu yerden fırlayıp rüzgarıyla sarsıldığı kızımın elinde. Özümcan Deniz bağırıyor çok sevdiği komşu teyzeye. Ödediği pahanın, 12 Eylül darbesi'nin bu ülkede ödettiği en hafif paha olduğunu bilmeden, o güne kadar koca bir adam gibi dimdik durmuş olmasına inat: “BIRAK ONU, ELLEME, BİZ ONU ÇOK PAHALIYA ALDIK!!!” |