Kadın Hareketi
Ana Sayfa
Yazarlar
Bağlantılar
Bize Ulaşın
Site İçi Arama
İstatistikler
Ziyaretçi: 485676
Ana Sayfa arrow Yazarlar arrow O bayramlarda biz hep yaralıydık
O bayramlarda biz hep yaralıydık Yazdır E-Posta
Yazar Doğan DURGUN Günlük haber   
28/04/2010
İçerideki bütün esmer çocuklara

-I-


1975'ün çok sıcak bir yaz günüydü, hemen hemen herkesin tarlalarda çalıştığı zamanlardı. Ama o gün köyün büyüklerinde tatlı bir telaş vardı ve neredeyse kimse tarlada değildi, öğle civarı mavi renkli, kaplaması muşambadan olan bir jeep köyümüze geldi.

Otomobillerin az olduğu, muşambalı jeeplerin tedavülden kalkmadığı yıllardı. Gelenler, köyün büyükleriyle kavak ağaçlarının gölgesinde kahve içtikten sonra (kahve önemli misafirlere ikram edilen bir içecekti o zamanlar) Kürtçe; yatılı bölge okulundan geldiklerini, okula bu yıl gelmek isteyen çocuk varsa velilerin isim belirtmelerini istediler. Biz çocuklar, meraklı gözlerle onları süzüyorduk, o gün en güzel elbiselerimi (çizgili Sümerbank pijaması) giymiştim.

Bir ara bize dönüp sordular;

- Okula gelmeyi, okumayı hanginiz istiyorsunuz? Korku ve panikle birbirimize bakakalmıştık bir anda. O yıl bu cesareti bir ben göstermiştim.

Dünyamız: köyümüz, bajar (şehir), komşu köyler ve gavur denilen bir yer ile sınırlıydı. Okulun açılmasına yakın, kayıt için şehre inecektik. Abimin yırtık yamalı elbiselerini üzerime büyük bir gururla giydim, naylondan ve her tarafı birbirine yapıştırılmış tıkırlarımı da ayağıma çektim.

O zaman, masa denilen şey köylerde bilinmezdi, elektrikli ev aletleri hak getire, zaten elektriklerin olmadığı zamanlardı, elektrik taşıyan direkler köylerin yanından geçer ve başka yerlere taşırdı elektriği. Askerliğini yapan tüm erkekler bıyıklı ve kasketliydi. İnsanların aya ayak bastıklarından habersizdik, dünyanın; ineklerin ve kaplumbağaların sırtında döndüğüne inanıyorduk. Çapak tutan gözlerimize sidik dökülüyordu iyileşsin diye. Ağaya bizi doyurduğu için şükrediyorduk (aslında bizim onu doyurduğumuzdan habersiz), pos bıyıklı dedelere şükranlarımızı sunuyorduk, istedikleri küçükbaş hayvanı, en küçük bir itirazda bulunmadan, çıralık hakkı (her ne demekse) diye veriyorduk. Ve Atatürk'ü biliyorduk İsmet Paşa ile birlikte.

Türkçe bilmeyen babam ile birlikte, eski bir traktörün arka kasasının içine çömelerek geldik şehre. Yanımızda tereyağı ile peynir vardı, bu erzak kayıt için vereceğimiz rüşvetti. Önce bir lokantaya uğradık, hayatımda ilk kez masa ve sandalye kullanarak kendime ait bir tabak da parayla çorba içtim. Kendimi, inanılmaz derecede önemsemiştim. Karnımızı doyurduktan sonra, şimdiki adı kız meslek lisesi olan ve o zaman batısında marul bahçelerinin, doğusunda basit briket atölyelerinin olduğu, kuzeyinde bulvar yolunun geçtiği, güneyinde ise bitişik bir mahallenin olduğu bir görüntüye sahipti, kayıt olacağım yatılı bölge okulu.

Kısa bir yürüyüşten sonra, babamla okulun kapısına dayandık. Uzunca bir koridordan geçtikten sonra bir odaya girdik. Karşımızda bir masa, masanın üzerinde bir kutu (telefonmuş meğer), saçları briyantinli, bıyıksız, kasketsiz bir adam, tamamen dışsal bir görüntü. O anda, kendi kendime 'Atatürk bu herhalde' dediğimi bugün gibi hatırlıyorum.

-II-

Rüzgarla yıkadım kendimi ve bez afişlerde aradım geçmişimi. Gebe bulutlardan büyük yangınlar yarattım. Belki de bu yüzden biraz anarşisttim, biraz hayal, biraz gerçek.

Hep yatılı okul günlerine takıldım sevgisiz kaldığım zamanlar. Hiçbir zaman unutmadım yatılı günlerimdeki banyo sıralarını. Adını unuttuğum yaşlı bir kadın duş kabini içinde bizi çıplak şekilde sıraya koyar, önce hepimizi sabunlar, sabunlu köpükler içinde durulanmayı beklerdik, korkardım. Resmi ideoloji ile ilk karşılaşmamdı bu.

Bazı akşamlar hepsi fakir ailelerin çocukları olan arkadaşlarla bir araya gelir köylerimizden bahsederdik, bir daha hiç gidemeyecekmişiz gibi. Ekin tarlalarından, kuzulardan, bağlardan, karpuz tarlalarından konuşurduk.

Kışları, kömür sobasının başında meyve niyetine yediğimiz kurtlu kuru üzümlerin imkansızlığı buruk bir anı şimdi, gündüzleri okula el arabası ile getirilen somun ekmekleri çalar, içine katık olarak tuz ve biber koyup yerdik. Açlığımızı hiçbir şey kapatamıyordu, yemeğe mi açtık yoksa bir şey yiyerek gerçek açlığımızı unutmaya mı çalışıyorduk, kimbilir...

Gece kalorifersiz ve sobasız yatakhanede yirmişer kişi, koyunların ağılda barınmaları gibi yerleşirdik. Kimi zaman yataklarda ikişer üçer yattığımız da olurdu. Ve işin ilginci şikayetçi olmak aklımıza dahi gelmezdi. Buna inat sanki özel otellerde kalıyormuşuz ve ayak temizliği dışında bir sorunumuz yokmuş gibi her akşam ayak yıkama kontrolü yapılırdı. Ve bu zavallı hayvan gibi yaşantımızdan gariban ailelerimiz memnun olurdu. Dedim ya fakir aile çocuklarıydık, bir çocuğun sofradan eksikliği onlar için bir kazançtı. Hem elbiselerimiz de bedava değil miydi?

MC hükümetleri dönemiydi. Sınıflarda 'ceddin dedeler' okutulurdu bize. Aslında Türk olduğumuz ama okumadığımız için, ailelerimizin cahilliğinden dağ Türkçesi'yle konuştuğumuz söylenirdi. Moskof (Moskova) denilen bir yerin olduğu, buranın da bizim en büyük düşmanımız olduğu belleklerimize yerleştirilmeye çalışılırdı.

Havaların yağışsız olduğu zamanlar hafta sonları köye giderdim, annem en sevdiğim yemeği yapardı. Tarlalarda yürüyüşe çıkardım, kuzuları otlatmaya götürür ve onlarla oynardım, yaralarımız iyileşirdi bir hafta sonu gibi kısacık bir zamanda. Annem, leğende elbiselerimi yıkar, havalar soğuksa, pazartesi sabah beşte uyanır, sobayı yakar elbiseleri kurutur ve döşeklerin arasına düzenli bir şekilde yerleştirirdi kırışıkları gitsin diye. O bunları yaparken, radyo açık olurdu ve nedense hep o saatte 'Yurttan Sesler Erkekler Topluluğu' programı yayınlanırdı. Sayılı dakikalar kalırdı evden ayrılıp yatılı okulun yolunu tutmaya, içimde hep bir üşüme nöbeti başlardı. Sanki iyileşen yaralarım yeniden açılacak korkusu bedenimi esir alırdı.

Pazartesi akşamları, bütün arkadaşlar bir araya gelir, hafta sonu yaşadıklarımızı anlatırdık, birçoğunun, anlatırken veya dinlerken ağladıklarını görürdüm, ben gözyaşlarımı içime akıtırdım.

Bütün bu acayiplikler ve yanlışlar içinde konserve kutularında çiçek yetiştirmeye çalıştığımız o naif günlerimizi de unutamam. Yalnız ektiğimiz çiçekler hep kururdu, konserve kutusunun altında delik açmayı unuttuğumuz için.

-III-

Yıllar dönüyordu artık ve etrafı duvarlarla çevrili okulla aramda farkında olmadan bir bağ oluşturmuştum. Yavaş yavaş alışkanlığın getirdiği bir sevgiydi bu. TV'yi ilk kez burada izlemiştim. Okulda bir farklılığım da oluşmaya başlamıştı ve bu farklılık bana bir saygınlık sağlıyordu ya da ben öyle zannediyordum. Herkesin futbolda bilinen üç akımı tuttuğu bir yerde ben Trabzonspor taraftarı olmuştum. Aslında Trabzonspor'u tutmak ileride hayatıma yön verecek bir gelişimin ilk halkasıydı, bunu sonra öğrenecektim. Sırf tuttuğum takımın haberlerini okuyabilmek için gazete almaya başladım ilkokul ikinci sınıftan itibaren ve çarşıya çıktığımızda çöplüklerde gazete arayan bir hayalperesttim. Spor haberlerinden köşe yazılarına, oradan dergilere ve kitaplara geçen bir sürecin başlangıcıydı.

Sanırım yatılı hayatımın dördüncü baharına hazırlanıyordum. Bir gün dayımı okulun kapısında gördüm, okuldan izin aldığını ve beni köye götüreceğini söyledi. Anlamıştım babamı yitirdiğimi. Eski bir otomobile bindik, köye varana kadar, arkada oturan ablamı fark edememiştim. Hiç ağlamadım ya da ağlayamadım, bilmiyorum. Annemin cesareti sanırım bana umut olmuştu, babanız ölür ve aslında yeniden babanıza kavuşursunuz, belki daha özel bir baba. Ben daha özel bir babaya kavuştum. O günden itibaren annem, aynı zamanda babamdı da. Artık yeni bir hayat arayışı başlamalıydı, evimizi şehre taşımak en iyi çözüm olabilirdi, öyle yaptık. Ben de yeniden okuluma döndüm. Babasız bir çocuktum, bu durum arkadaşlarımın ilgisini bana yoğunlaştırmalarına neden olmuştu. Aslına bakılırsa çabuk atlatmıştım bütün bu olanları.

Şehirdeki evimiz, okuluma çok yakındı, bazen öğle araları eve gidip yemek yer sonra da kendi serüvenimin devam ettiği yere dönerdim. Bazı akşamlar ise annem elinde tencere ile gelir, yaptığı içli köfteleri okulun duvarından bize uzatır, arkadaşlarla paylaşıp yerdik.

Artık büyümüştük, kravat takacağımız zaman gelmişti. Kendimi bir erkek gibi görüyordum. Okulda kıdemli, kravatlı bir öğrenciydim. İlk siyasi eylemime tam da bu zamanda katılmıştım. İki kişinin öldürüldüğü ve cenazelerinin devlet hastanesi önünde kaldırıldığı bir yürüyüştü bu. Çok sevdiğim bir öğretmenim yollamıştı beni eyleme, artık eylem zamanıydı. Koca bir yığın hep bir ağızdan 'kahrolsun faşizm' diye bağırıyorduk. İlk o an anladım, faşizmin bize düşman olduğunu.

-IV-

Orta ikiye başlamaya az zaman kala, tam da bütün halkların düşmanının faşizm olduğunu öğrendikten kısa bir süre sonra faşist bir cunta darbe yaptı.

Okulumuz kısa bir gecikmeyle açılmıştı, yine her şey kendi rutini içinde dönmeye devam ediyordu. Bir sabah şiddetli bir gürültüyle uyandık, okulun bahçesinde yüzlerce asker yarı çıplak bağırıyordu; 'Her Türk asker doğar.' O an yaşadığım korkuyu ve ürpermeyi hiçbir zaman unutmayacağım.

Kısa bir süre sonra, ortaokulda okuyan bizleri Kahta Yatılı Bölge Okulu'na, ilkokulda okuyanları Çelikhan Yatılı Bölge Okulu'na adeta sürgün ettiler.

Kendimle hesaplaşma dönemim başlamıştı. Çünkü insanlar yavaş yavaş ortadan kayboluyor ya da cezaevlerinden haberleri geliyordu işkence altında. Dersler dışında tutunacak bir şey yoktu ortalıkta.

Yatılı okulların yemekhanelerinde bulunurdu televizyon. Bütün öğrenciler sıradan bir dizi izliyorduk, birden üniformalı bir zevat içeri daldı. Tek tek çocuk gözlerimize bakarak ayıklama yapıyordu; kim terörist, kim değil... Okulda 90 cam kırmış öğrenciler, vatan elden gidebilir hesabıyla onlarca çocuk dayakla tanıştı Kahta Karakolu'nda. Yine de bir umut vardı, kırılan cam paralarını ödememiz halinde okula devam edebilecektik. Cam paralarını ailelerimizden temin edip verdik okul idaresine. Verdiğimiz para karşılığında makbuz beklerken tasdiknamemiz tutuşturuldu ellerimize. O yaşta kandırılmıştık, ne yapabilirdik ki başka, korku yıllarıydı.

-V-

Hep diyorlarya; dünyadaki tek çocuk bayramı 23 Nisan'dır. Çocukları yatılı bölge okullarında devşirmeye çalışmak da dünyada çok fazla değildir. O günün bayram olduğunu hiç tadamadık. Hükümet binalarının önünde, saatlerce aç bitap ayakta bekletildik. Sırayı bozduk diye, yorgunluktan yere oturduk diye, öğretmenler tarafından az dövülmedik. Bayram mış ha?
 
< Önceki   Sonraki >
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.