Kadın Hareketi
Ana Sayfa
Yazarlar
Bağlantılar
Bize Ulaşın
Site İçi Arama
İstatistikler
Ziyaretçi: 485441
Ana Sayfa
EYLÜLÜN DUVARLARI Yazdır E-Posta
Yazar Ayşen GÖRELELİ   
04/05/2010

Balkon demirlerine yaslanmış, sepetteki çamaşırlara bakıyor. Arada bir eline aldığı pantolonu çırpıp tam asacakken ateşe değmiş gibi geri bırakıyor. Asker yeşili iç çamaşırları asmayı bitirmiş, sıra alacalı bulacalı dış giysilere gelmişti. Gözü sepette, aklı gençliğinin o karartılmış günlerinde.

 Gökyüzünden daha eski bir marta kesmiş eylül yağıyordu tanklara, erken açmış  kasımpatılara. Küçük bir çocuk gibi elleriyle gözlerini kapatıp, ben yokum, demek istiyor. Biz yokuz; bebeğim, ben, arkadaşlarım... Üst ranzaya çıkıp, tavana yakın pencereden karşıya bakıyor; gri, taş duvar. Zaten bakacak pek bir yer yok. Biraz eğilse gökyüzü de görünüyor aslında. Bazen kuşlar geçiyor; tek tek, yan yatmış V gibi, sürüyle. Bulutlar… Oynaştıkça, ağaca, eve, insana, denize benzeyen bulutları gösteriyor oğluna. Yine pencere önünde. Şu gelen de kim? Babası mı? O gelmez ki buraya. Kızına öfkeli. Ama geliyor işte, yanında da bir çocuk.Babasının kocaman elinin içinde kaybolmuş eli, sıcacık. Adımlarını onun gibi atmaya çalışıyor. Sakin, uzun, yere sağlam basan adımlar… Sıkça ayaklarını şaşırıyor, ikiliyor. Okulda bir arkadaşının kolunu ısırmasını anlatıyor, ağladığını geçiştirerek. Sıra, bana bir şey yapamazsın, ben bir öğretmen kızıyım diye şişinen arkadaşına verdiği yanıta gelince, sesini biraz daha yükseltiyor: Sen öğretmen kızıysan, ben de koskoca Ebu Talip’in kızıyım. Koca bıyıklarının ardından gülümsüyor Bakkal Talip. Elini biraz daha kavrayıp sıkıyor. Aferin kızım, pek güzel demişsin. Herkes, her şey vız geliyor o an ona. Arkasında dağ gibi babası var. Ya şimdi? “Dışarıya” bakıyor. O kalın beton yarılıyor. Ne çok insan geliyor. En önde de kendisi... Çocukluğu, ilk gençliği, annesi, kardeşleri... Burada çok şey yasak! Mektup, kitap, gazete, radyo, şiir, türkü... Hep yasak. Düş kurmayı yasaklayamıyorlar ama. İnadına düş kuruyorlar. Gelenlerle tanıştırıyor oğlunu. Bak, diyor, sevdiklerimizin içimizdeki varlığı tükenmedikçe, her şey vız gelir bize, vız! Minik oğlu kucağında, havalandırma boşluğuna bakıyor. Koridorda askerler... Postal sesleri… Bebeğine masallar anlatıyor mırıl mırıl. Askersiz, silahsız, tanksız… Çıplak ayaklarıyla toprakta, çimende top oynayan, uçurtma uçuran çocukların masalları. Benim oğlum asker olmayacak, diyor. Oğlum asker olmayacak... Olmayacak asker... Asker… 

O eylüller bitti. Bitti ama günlerin rengi hâlâ iç açıcı değil.

Uzun kalıyor balkonda. Oğlu sabırsızlanıyor. Önce eliyle çağırıyor onu, olmuyor, kapıyı açıp sesleniyor: “Aneycan, hadi bitir şu çamaşır asmayı da gel iki laf edelim. Boş ver, bu kadar derin düşünme, gel.”

Buruk, gülümsüyor. Dili tutuk, bakışları dalgın. Son bir gayretle işini bitirip oğlunun yanına gidiyor.

“Neler geçiyor aklından? Anlatsana bana.”

Kadın konuşamıyor. Oğlu, elindeki savaşa karşı yapılan mitingde annesinin konuşma yaparken çekilmiş bir fotoğrafına bakıyor. “Ah benim romantik annem! Bak, ne güzel konuşurdun eskiden. Şimdiyse ne çok susuyorsun.”

Oğlunun üç numara saçlarına, sakalsız, bıyıksız yüzüne alışamadı. Bir de gülümsemesinin gölgelenmesine. Anlıyor ki o da alışamamış. Acemiliği yeni bitti. Şafağın sökmesine dört yüz beş gün var daha. Ona sımsıkı sarılıyor.

Bakışları, rüzgârda sallanan haki giysilere takılıp kalıyor. Onları oğlu giydi, yine giyecek. Kurutup ütülemeli. Ama onlar, o giysiler…

Kulakları uğulduyor. Bebeği kucağında. Arkadaşları bağırıyor: “O duvar, o duvarınız, vız gelir bize vız!”

 
< Önceki   Sonraki >
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.