| |
|
|
|
İstatistikler |
|
Ziyaretçi: 484182
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ana Sayfa
|
Cumartesi anneleri, Pazar anneleri, ya diğerleri ? |
|
|
|
Yazar Gülderen Gürcan
|
|
18/05/2010 |
Annelerin, kendini anaç hisedenlerin acıları hiç bitmez. Önce ekmek peşinde, sonrasında da soğanın cücüğü, bademin içi, evlat peşinde koşar da koşarlar. Bir kere doğurmuştur onu. Mikroskobik bir nokta iken önce gönlünde, sonra bedeninde büyütmüştür. Her türlü bulantılara, öğürtülere kusmalara bayılmalara göğüs germek, içinde yaşattığı, henüz yüzünü bile görmediği can içinde canı içindir. Evde, işte, fabrikada, tarlada onunla içiçe dolaşmak çok farklı, olağanüstü bir yaşamdır. İliğinden kemiğine her dokusunun kendisiyle paylaşıp gelişme cabasındaki varlığın getirdiği zorluklar, anneye vız gelir. Bulantısı olur, bulantının şiddetine göre ne kadar saçlı doğabileceğini duyup umutlanır. Saçı ne renk olursa olsun onundur. Günü gelir bebeğinin karnında ilk oynamaları başlar. Annenin karnı bir o yana bir bu yana yamulur. Bedeni hiç bir geometrik kalıba uymaz. İçindeki bebeğin gezdiğini ebeler neneler fısıldar, şenlenir. Dünyaya gelince "eski dünyam ne büyüktü, burası dar-ı dünya, ne böyle küçücük ve daracık" diye ağlarlarlarmış. Annenin karnı yamula yumula, ayakları elleri yüzü gözü şişedursun bebek büyür de büyür. Anne ona saçından tırnağına herşeyini fazlasıyla bölerek vermiştir. Bebek büyüdükçe anne güçten takatten kesilir. Sakın sırt üstü yatma derler. Omur kemikleri taş misali bebeğe batarmış. Zaten yatabilen kim? Bir yandan diğer yana dönebilmek için bin bir zahmetle kalkar , uyuşmayan diğer yanına yatar. Ta ki o taraf da uyuşup taş kesene kadar. Baldırlarına bacaklarına zamanlı zamansız kramplar girer. Uykusundan acı ile uyanır. Birisi etlerini koparıyor sanır. Gelmesine az kaldı haber veriyor, derler. Acılarına katlanır. Yediği dokunur, yemese bayılır. Canının çektiğini de çoğu zaman alamaz olur. Bedeni, fırtınalı deniz gibi her daim bir kalkar bir oturur. Ürpermeleri, kasılmaları doğum denen o müthiş ana kadar hiç bitmez. Fırtınaları azar da azar. En kudurmuş anında da büyük bir deprem, yanardağ patlaması .. ve evladını kucağına alır. Üzerlerine ılık yağmurlar yağar.O haddini bilmeden kükreyen dağlar, O,yerin yedi kat dibine batıp saniyesinde gökyüzüne fırlattığı dalgaların sahibi denizler durulur. Annenin yüreğindeki artçı depremlerle minik yakamozlar oluşur.Artık onlar koskoca okyanusta ceviz ya da fındık kabuğu içinde sarmaş dolaştırlar. Bitmek bilmeyen, bitmesi istenilmeyen yakamozlarda ufaktan ufaktan en sessiz ninnilerle çalkalanır dururlar. Eee, hakettiler artık onca sevgi çalkantısını. Az değil, en az dokuz aylık yoldan geldi. Annenin sütüyle, terleri, nefesleri birbirine karışır. Bu doğanın kokusunu, hiç bir ressam çizemez, renklendiremez, bu sessiz kıyamet duygu alışverişini hiçbir enstrüman çalamaz. Ebeler, nineler yine devreye girerler. "Üç ezan geçmeden emzirmeyesin. Bebeğe dokunur." Kimi tuz koşuşturur. "İleride teri, ayakları kokmasın." Kimi bebenin kulağına dualarla üç kere ismini okur. " ..analı-babalı büyüyesi, vatana mllete hayırlı evlat olası..Amin. Ü ç kulhuvallahü, bir elham, veleddalün amin." Bir çocuk, beş çocuk farketmez. O hepsine annedir. Karnındayken lokma peşinde koşturur. Doğurur, lokma peşinde koşturur. Kendinden esirgeyip ona yedirdiği lokmaların her ağzına verişlerinde ağzı bebekle beraber açılır. Bebek mamasını yutarken anne ağzındaki havayı yutar. Evlattan önce kendi doyar. Öyle büyür evlatlar. Dayılar, amcalar, tayzeler, kardeşler, birbirlerine kol kanat olurlar. Kanatları teleklerinde besler sevgilerini. Ağaç olurlar dal dal. Üzerinde kuşlar ötesi. Gölgeleri yeni gelenleri koruyucudur. Mesaiye yetişme çabasında olan ana babalar daha uyanmadan, ne olduğunu anlayamayan evlatlarını oralara buralara savrulurlar. Zamanla bebeler de mesaiye alışır olurlar. Sabahın köründe akşamın ayazında koşuştururken kızamıklı, su çiçekli yüzlerine kar tanecikleri yapışır. Ateşlendiklerinde gelemiyecek ana babalarını sayıklarlar. Elleri kalem tutunca ilk yazdığı şiir "..anne iş'te, çocuk yerde" " Gitme anne, anne gidermiş üzüle üzüle."diye başlar.Dileklerini balonununa bağlar, gökyüzüne salar. Belki Allah baba görür dualarını.. Annesi yanıbaşında olur. Yaralarını ilk o pansuman eder. Salıncak sırasını kapamazlar. Annesi sahip çıkar. Kapıyı çalınca annesi açar. Ellerini üstünü yine kirletmişsin diye bağırsın Yeterki kör kapıyı annesi açsın. Geçmez dediğin zaman günler eze eze üze üze öyle bir devirir geçer ki, ana analıktan, evlat evlatlıktan kopar gider. Onlar zaman içinde organik ana baba olmuşlardır. Evlatlar onlarındır ama özleri başka biridir. Yorgun bedenleriyle evlatlarına yetişemez olurlar. Görünmeyen bir el onları gasbetmiş, eğitim öğretim derken birbrlerine yabancılaştırmıştır. Kim kime neden kızdığını, öfkelendiğini bilmez. Ekmek kavgasına derinden düşmüşlerdir. Yetmeyen, bitmek bilmeyen dertlerin ötesinde bir gün aniden birileri kuytularda kıvrılır. Ekmek, yaşam kavgasında ya dağın yamacında, ya da savunmasız yedi kat yerin dibinde, maden ocaklarında. Artık, her köşede bir anne elleri böğründe dövünür kalır. Evlatlarını yabanlar kapmıştır. Koklamaya kıyamadığı; ya keş' tir, ya elleri kelepçeli katil. Besbelli yasal görünen bir çetenin kuyruğuna takılmıştır. Ya da öylesine ekmek kokusuna gidivermiştir işte. Bari mezarının yerini bilseydik der biri. Saçından bir tutam yadigarı olsaydı der, pertilmiş çamaşırlarını koklayan diğeri. O güzel gözleri en son kimleri gördü? Çok acı çekti mi? "Karanlıkta öldüğünü bile anlamamıştır" diye teselli edenleri çıkar. Bak ,akasyalar açtı. İğde kokuları genizleri yakıyor. Dağlardaki senin gibi güzelim çiçekleri, betonları asfaltları deşip içine dikmişler, Gardenyalar, menekşeler açtı. Leylaklar çoktan soldu. Dağlar başka yeşil. Doğa kendini yeniliyor. Sen evlat, ana, baba, bacı, kardeş,. Sizler nerelerdesiniz? Baharı gören hangi gözler. akasyanın, iğdenin, hanımelinin kokusu hangi esintiyle, nasıl bir hasretle sana koşmuş? O kokular evlat mı, can mı? Terleyen minicik burnuyla ta içine içine koklayarak sokulurmu? Eğilince seni sırt ağrılarına boğan dik durunca uçlarına su dolu kovaların asıldığı memelerini, yumuk elleriyle okşayarak canından can çekip emebilir, bedenini kuş gibi hafifletebilir mi? Sokaklarda, gökyüzüne ismini haykırırsın. Olmadık biri gelir. Adımı nereden biliyorsun, der. Tanımadığına boş gözlerle bakarsın. Gözünde binbir emekle, cefayla büyüttüğün canın canlanır. Bilmiyorum, ama benim için sizler de o'sunuz, diye kekelersin. Şu yemeği severdi, şuna sevdalanmıştı. Sevdaları hiç bitmedi zaten. Yabanlar kıskandı sevdalarını. Kaptılar.. Şimdi üzerine ılık yağmurlar, gönüllerden akan yaşlarla yağıyor. Sessiz ninilerin yerini ağıtlar almış. Yüreklere çakılan sevgisi, ceviz kabuğunda-fındık kabuğunda, tıpkı yaşamı gibi koskoca ummanda devasa dalgalara karşın hiç batmadan çalkalanır durur. O, analı-babalı öksüzdü. Onlarla büyüyemedi. Vatan-millet, emeğinin karşılığı sıcacık bir lokmaydı beklenen. Kıyametse sevenlerinin, analarının yüreğinde, kulakları yırtan en sessiz çığlık... Annelerin Cumartesi Pazar' ı mı var? Ne demiş Ozan: " Benim derdim, senin derdin hep aynı, cananım aynı. Üçyüzaltmışbeş günümde yandı ha yandı. Yandı ha yandı, cananım yandı..." |
|
|
|
|
|
|
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.
|
|