| |
|
|
|
İstatistikler |
|
Ziyaretçi: 138135
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ana Sayfa Yazarlar DÖNÜŞ
|
DÖNÜŞ |
|
|
|
Yazar Turgut Koçak
|
|
09/06/2010 |
Otobüsten isteksizce indi. Aklı çelişik düşüncelerle doluydu. Sağlı sollu insanları yararak yürüdü. Yol boyunca düşünmekten başı çatlar gibi ağrıyordu. Denizden esen rüzgar yüzünü serinletiyor içinde sayısız anılar uçuşturuyordu. Deniz kocaman kocaman kayalarla doldurulmuş kıyıya aralıklarla oturacak banklar konulmuştu. Banklara doğru yürüdü. Ağır olan valizini bankın üstüne koydu. Kendisi de oturdu, gözlerini yumup geriye doğru yaslandı. Bir süre öyle kaldı. Gözlerini açtığında ne baş ağrısı kalmıştı ne de aklındaki çelişik düşünceler. Deniz küçük kıpırtılarla ürperiyor, martılar çığlık çığlığa konup kalkıyordu. Geride kalan arkadaşını düşündü. Arkadaşı hiç deniz görmemişti. Onun durmadan martı resmi çizmesine hep şaşardı. Bunu sormuştu ama şimdi ne yanıt aldığını tam olarak bilmiyordu. “Acaba niçin martı resmi çiziyordu ki” diye düşündü. Hemen önünden ok gibi geçen bir martı ile birlikte bu düşünceden uzaklaşıp karşı kıyılara doğru dalıp gitti. Burada oturmak iyi gelmişti. Biraz daha oturabilir, bütün gece süren yolculuğunun yorgunluğunu üstünden silkeleyip atabilirdi. Öyle de yaptı. Kalktığında dingin ve diriydi. Valizini kaptığı gibi bilet gişesin doğru yürüdü. Onluk bir kart aldı, doğru durağa yöneldi. Otobüsün gelmesi çok sürmedi. Hemen atlayıp arka koltuklardan birine oturdu. Otobüs boştu. Şoför arabayı çok hızlı kullanıyordu. Geçtiği yerlerin neresi olduğunu çıkarmakta zorluk çekti. Yollar, kaldırımlar ve çevredeki yapılar o kadar çoğalmış ve değişmişti ki, bazı tanıdık yapılar olmasa nereye gittiğini bile kestirmesi olası değildi. Parka geldiklerinde her şey kendisine tanıdık geldi ve iyice rahatladı. Bu parkı iyi biliyordu. Lise yıllarında arkadaşlarıyla o kadar çok gelmişlerdi ki, neredeyse her ağacını bilir tanırdı. Bir keresinde de afişleme yaparken polisten kaçarak bu parka sığınmışlar, kaçıp kurtulmuşlardı. Sınıf arkadaşı Asya’ya bile burada arkadaşlık teklif etmiş ve olur almıştı. Ne çok anıları vardı burada ne çok. Anılarını geride bıraktığı on yıl bile silmiş değildi. Cengiz’i düşündü. Cengiz’le aynı mahallede oturuyorlardı. İlkokuldan liseye kadar birbirlerinden hiç ayrılmamışlardı. Üniversitede yolları ayrıldı. İkisi de yüksek öğrenimini başka başka kentlerde sürdürmüş her fırsatta da görüşmüşlerdi. Cengiz, arkadaşları ile tuttukları evde birlikte kalıyordu. Evlerinin bulunduğu mahalle daha çok sol görüşlü insanların oturduğu mahalleydi. Bununla birlikte dışta olduğu için sık sık saldırıya uğruyor, saldırganlar hemen püskürtülerek geldikleri yere gerisin geri kovalanıyorlardı. O günü hiç unutamıyordu. Cengiz’in annesi ağlayarak kendisini sokaklara atmış, dizlerini dövüp saçlarını yolarak Uğurların evinin merdivenlerine yığılıp kalmıştı. Kadıncağız durmadan; “ Cengiz’im gitti, arkadaşın gitti” diyerek Uğur’un adını yarı baygın yineleyip duruyordu. Uğur’un annesi ve kız kardeşleri kadını kucakladıkları gibi içeri almışlar, yüzüne su serperek, kolonya sürerek kendine gelmesini sağlamaya çalışmışlardı. Uğur, neye uğradığını bilmez bir durumda evden fırladığı gibi doğru Cengizlere gelmiş, Uğur’un babasını, kardeşlerini her biri bir köşede ağlar bulmuştu. Onun geldiğini önce Selim görmüş, Uğur’un koşup boynuna sarılarak; “abimlerin evine bomba atmışlar Uğur abi” demişti. Uğur ilk büyük acıyı o gün yaşamış, kaskatı kesilerek olduğu yerde öylece kalakalmıştı. Oraya neden sonra gelen Cengiz’in ve Uğur’un arkadaşları Uğur’u bu durumda bulunca çok korkmuşlar alıp dışarı çıkmışlardı. Akşam eve döndüklerinde Uğur tek bir sözcük bile söylemeksizin kitaplarla dolu küçük odasına kendisini atmış ve saatlerce hıçkıra hıçkıra gözyaşları tükenip acının ağusu yüreğine koskoyu çökünceye kadar ağlamıştı. Sonraki günlerde ilk günlerden farklı geçmedi. Uzun süre Cengiz’in yokluğuna alışamadı. Bu yüzden de her gün okuluna dönmeyi geciktirerek boş bakışlarla mahalleyi arşınlayıp durdu. Sonra bir sabah atladığı gibi otobüse okuluna döndü. Okulda ilk işi arkadaşlarıyla birlikte Cengiz’i anan bir toplantı düzenlemek oldu. Bu toplantı Uğur’a iyi gelmişti. Cengiz’in yokluğunun acısını bütün devrimci arkadaşlarına dağıtmış, acı yükünü büyük ölçüde azaltmıştı. Sonra acı usul usul azaldı, pusuya çekilip kaldı. Günlerin tozu dumanı içinde de anımsanmaz oldu. Ta ki, tutukluluğunun yirminci gününde içi su dolu hücrede kendisine geldiği güne kadar. O gün Cengiz’i anımsadı. Gözleri yaşlarla doldu. Hiç sesi çıkmıyordu. Sesini yitirmişti sanki. İstiyordu ki ağladığı duyulup güçsüzlüğüne yorularak üstüne daha fazla gelinmesin. Bunun için de kendisini tutmaya çalışmadı. Ne oluyorsa kendiliğinden oluyordu. Her hücresi direnişte ve tetikteydi. Otobüsten indi. Hemen karşıki durağa geçip beklemeye başladı. Durakta bekleyen başkaları da vardı. Tanıdık yüzler arandıysa da bulamadı. Otobüs gelir gelmez atladı, yine arkada bir yerlere oturdu. Camdan dışarısını izlemeye başladı. Caddeler hızla geçildi. Bu caddeler büyük ölçüde değişmişti. O bildik eski apartmanların yerini yenileri almış ve ortaya büyük büyük alışveriş merkezleri çıkmıştı. İçine yanlış durakta ineceği korkusu düştü. Tetikte otobüsün geçtiği yerlere daha dikkatli bakmaya başladı. Sonuçta bildik yere gelince uykudan uyanır gibi silkelenip doğruldu. Yazılama yaptıkları duvarlar boyunca otobüs dura kalka mahalle girişine döndü. Artık buraları iyi biliyordu. Değişiklikler olmasına olmuştu ama bu değişiklikler yine de mahallenin dokusunu değiştirmemişti. Evler aynı evlerdi. Bazı balkonlar bile aynı hiç değişmemişti. Şu Neşe teyze’nin balkonu yine çiçek bahçesi gibiydi. Gündüzleri açılmayan sıkı sıkı kapatılmış perdeler bile tanıdıktı artık. Durakta indi. Sıkıntı içindeydi. Bütün pencerelerden kendisine bakıldığını düşünüp gözlerini yere dikerek yürüdü. Yanından gelip geçenlere bile bakmıyordu. İçlerinde kendisini tanıyanlar var mıydı acaba? Ya da herkesin aklından silinip gitmiş miydi? Evlerinin bulunduğu sokağa dönünceye kadar kimse kendisine seslenmiş değildi. Demek ki tanıyan biri çıkmamıştı. Bu duruma hem sevindi hem üzüldü. Evlerinin bulunduğu sokakta kimsecikler yoktu. İyi ki yoktu. Kimse görmeden eve ulaşmak iyi olacaktı. Sağa sola bakmıyordu, birileriyle karşılaşıp sorulan sorulara yanıt vermek zorunda kalmak istemiyordu. Pencereler mi açılmıştı, birileri birilerine kendisi için bir şeyler mi söylüyordu duyar gibi olmuştu ama aldırmadı. Ayakları birbirine dolanıyordu. Elindeki valiz ağırdı ya daha da ağırlaşmıştı. Sıkıntıdan ter bastı, bütün gövdesi alaf alaf yanıp dudakları kurudu. Valizin ağırlığını gövdesine verip adımlarını hızlandırdı. Tam evlerinin bulunduğu apartmanın merdivenlerini tırmanırken iki çocuk yanında ok gibi koşarak geçtiler. Onlara çarpmamak için yana çekilmek zorunda kaldı. Bu çocukların kim olduklarını bilemedi, çocuklarda onu tanımadılar. Anahtarı cebinden çıkarırken elleri titriyordu. Heyecandan kilidi zor açtı. Yüzünü ağır bir hava yaladı. “Kaç gündür havalandırılmadı acaba” diye düşündü. Valizi bir köşeye koyup salonun penceresini açtı. Önce salonu sonra odaları tek tek gözden geçirdi. Ortalık tertemizdi. Her yer bakımlıydı. Masanın üstünde kendisine yazılmış ablasının notunu buldu. Ablası notta; “saat kaç olursa olsun gelir gelmez bizi ara olur mu canım kardeşim” diyordu. Notu yerine özenle koydu. Anne ve babasının fotoğraflarının önünde durdu. Cansız bir taş parçası gibi bir süre fotoğraflara baktı. Gözlerinin önü arkadaşının çizdiği martı resimleriyle doldu. Bu görüntüyü ne yaptıysa görüntüden silemedi. Hep arkadaşının martı resimleri vardı. Duvarlarda bile onları görür oldu. Başını önüne eğip hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. İlk kez bu kadar çok ağlamıştı. Bütün gövdesine tatlı bir yorgunluk çöktü. Uyku bastırdı. Koltuğun üstüne uzandı, dalıp gitti. Düşünde yine arkadaşının martı resimlerini gördü. Onlarla uğraşırken uyandı. İçerisi karanlıktı. “Demek ki, çok uyudum, akşam olmuş” diye geçirdi aklından. Acıkmıştı da. Elini yüzünü yıkadı. Sessizce dışarı çıkıp bir şeyler atıştırdıktan sonra yine sessizce geri döndü. Ablasına da telefon etmedi. Kendisini karşılaşmalara hazır duyumsamıyordu. İçi ezikti, ablasının gelişi kendisine anne ve babasını anımsatacaktı. Belki de o kendisini tutamayıp ağlayacak zaten iyice duygu yoğunluğuna boğulan yüreğine acılar salacaktı. Işığı yaktı. “bir şeylerle oyalanmalıyım” diye geçirdi içinden. Kalkıp valizini boşalttı. Giysilerini dolaba özenle yerleştirdi. Tuttuğu notları, yazdığı şiir ve öyküleri kitaplığın boş köşesine üst üste düzenlice koydu. İşi bitmişti, salona geçip televizyonla oyalanmaya başladı. Ne çok dizi vardı, dişe dokunur bir şey bulamadı. Televizyonun sesini iyice kısıp bir müzik programında bıraktı. Sıkıntısı geçmedi. Aklına cezaevi arkadaşına mektup yazmak geldi. En iyisi buydu. Mektup yazmak kendisini oyalardı. Kağıt kalem alıp başladı cezaevi çıkışından bu anana kadar yaşadıklarını yazmaya. Mektup yazmak kendisine iyi gelmiş, rahatlamıştı. Mektubun son kısmını şöyle bitirdi. “ Senin martılarından kurtulamıyorum, sahi sen niçin hep martı resmi çiziyorsun?” Kalktı yatağını hazırladı, duş bile almadan yatağa girdi. Uzun uzun yatakta kıvranıp durdu. Uykuya daldığında gece yarısını çoktan geçmişti. Uyurken sayısız düş gördü. Cengiz’le afişleme sonrası polisten kaçtıkları bile düşüne girmişti. Daha ne düşler ne düşler. Gördüğü düşler yüzünden çok yorulmuştu. İşin garip yanı gördüklerinin düş olduğunu biliyor olmasıydı. Yine arkadaşının martı resimlerini görürken arka arkaya çalan kapı ziliyle gözlerini açtı. Gömleğini, pantolonunu çarçabuk üstüne geçirip kapıya koştu. Kapıyı açar açmaz karşısında ablasını ve Asya’yı görür görmez eli ayağına birbirine dolaştı. Ne yapacağını bilemedi. Yürek atışlarının gümbürtüsünü bile duyuyordu artık. Yüreğinin gümbürtüsüyle olduğu yerde öylece donup kaldı... (...) |
|
|
|
|
|
|
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.
|
|