| |
|
|
|
İstatistikler |
|
Ziyaretçi: 139446
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ana Sayfa Yazarlar Heyyy! Duyuyor musun bizi?
|
Heyyy! Duyuyor musun bizi? |
|
|
|
Yazar Doğan DURGUN Günlük
|
|
28/06/2010 |
Tolstoy, büyük eseri Savaş ve Barış romanında, yaklaşık iki yüz yıl önce yaşanan Fransa-Rusya savaşını anlatır. 1804-1813 yılları arasında yaşananları, üç ailenin hikayesi ile birleştirir. Savaşın acımasızlığını, erkek subayların yükselebilmeleri için ölüme karşı nasıl yürüdüğünü çarpıcı diyaloglarla romana taşır. Ne var ki, yükselmek isteyen subaylar, çoğu zaman ölüme yolladıkları gençlerin yanında çarpışır, arkalarından kahramanlık nutukları çekmezler. Savaş, aslında bütün toplumu eşit şekilde tahrip eder Savaş ve Barış'ta.
Bizdeki savaş o kadar kirli ki, sadece fakir çocuklar ölüyor. Savaş ve Barış'taki cephenin en ön tarafında savaşan Prens Andrew'imiz yok. Olmasın da ama fakir aile çocuklarının cesetleri başında ölüme de meydan okumasınlar. Ölen çocukların birçoğu, sevgilisi ile bir sinemaya gidip film izleyememiş. Savaş acımasızdır, buna müsaade edecek zamanı bırakmaz insana. Askerlik zorunlu, gidiyorsun, bir gece bu hayata elveda diyorsun. Öldüğün yere, televizyonlar eşliğinde geliyor bizim prensler, çömeliyorlar siperde. Küçümsemiyorum, insani bir reflekstir bu. Çünkü ölüm soğuktur. O zaman, bu çocukların ölümleri üzerine kahramanlık nutukları atmak ne oluyor? Dağlıca baskınında, tutsak alınan askerler serbest bırakıldığında, M. Ali Şahin, keşke ölselerdi de dönmeselerdi demişti. Böyle bir vicdansızlığın tarihte eşi benzeri azdır. Daha acıtıcı olanı, bu ismin o zaman titrinde Adalet Bakanı yazıyordu. Başkalarını vatan için ölmeye yollayanların, vatan için ölmek herkese nasip olmaz diyenlerin, bundan nasiplenmemek için her türlü yolu denemeleri manidardır. Vatan için ölmek bir ayrıcalıksa, yüzlerce korumayla gezmek niye? Sonuçta Allah'ın takdiri değil mi? Anlıyorum sizi, ölüm soğuktur, hayat yine de cazibeli sürprizleri yaşama ihtimali barındırır. O zaman, bu cazibeli sürprizleri beklemeyi o gençlere yaşatmak daha insani değil mi? Ölen kim? Kimi öldürüyoruz? Bizi öldüren kim? Vatan: ölenlerinde, öldürenlerinde vatanı değil mi? Cevaplarını buldukça, bu savaşın saçmalığı bütün çıplaklığı ile çıkar karşımıza.
BUSELER, CEYLANLAR ÖLMEMELİ
Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Ernest Hemingway'ın en çok ses getiren romanıdır. Hikaye, 1937'in Mayıs'ında başlar ve dört gün sürer. İspanyolca ders veren Amerikalı Jordan bir yıllık izne ayrılır, İspanya'ya gider. Amacı İspanya İç Savaşında, Cumhuriyetçilerin yanında savaşa katılmaktır. Bunda başarılı olur, uluslar arası bir tugayın üyesi olarak cepheye gider. Bir köprüyü uçurma görevi alır. İş tehlikelidir. Yanındakiler de ölebilir bu sabotajda. Üstelik sabotaj sırasında ölmesi muhtemel Falanjist sayısı ikidir ve yanlarında siviller de vardır. Jordan, demokrasi ve özgürlük adına zorunlu kaldığında adam öldürmeye inanmıştır. Sorun düşman olmayan, en azından savaşın öznesi olmayan insanlarında ölme ihtimalidir. Çanlar Kimin İçin Çalar, bunu sorgular.
Jordan'ın sorduğu soruları kendimize sormadığımız için Ceylanlar, Buseler ölüyor. OHAL diyenler, kimyasal Ali'liğe soyunanlar, BDP kapatılsın diyenler, idamı geri çağıranlar daha çok Buseler, Ceylanlar ölsün diyenlerdir. Bir kez, bir kez olsun vicdan denen şeyi hatırlamanın zamanı geldi geçiyor. Bir zaman sonra, bir daha vicdan denen şeyi içimizde hissedemeyeceğimiz karanlık sayfalara doğru evriliyoruz. Varsa o vicdanınızı bulun ve sorun kendinize: Ne oluyor bize? Çocuğumun, kardeşimin öldürülme ihtimali varsa, o öldürülmeyi durdurmak için ne yapardım? Buse'nin annesi hangi acıyı yaşıyorsa, Ceylan'ın annesi de aynı acıyı yaşıyor. Acıyı birlikte sahiplenelim. Oysa siyasetçiler, askerler, gazeteciler, stratejistler barış için çabalamış olsalardı, bu gün Ceylan'da, Buse'de gelecek günler için kurdukları düşlerinin peşinden yürümeye devam edeceklerdi.
HERKESİN KANI KIRMIZIDIR
Dido Sotiriyu, Benden Selam Söyle Anadolu'ya kitabında, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Ege'de geçen bir trajediyi anlatır. Ege bölgesinde yaşayan Rumların, Birinci Dünya Savaşı'ndan İzmir'in yakılması sürecine kadarki zaman diliminde yaşadıklarını epik bir dille ve neden-sonuç ilişkisi kurarak yazıya döker. Ege köylerinde mutlu bir hayat süren Rumların, savaş süreci içinde yaşadıkları baskıları, zamanla Türk köylülerinin kendilerine karşı oluşan nefreti, hissettikleri yalnızlığı ve yaşadıkları umutsuzluğa ortak oluruz kitabı okudukça. Türklerin İzmir'e girmesinden sonra, Kemeraltı'na sığınan Rumların ölümle yüz yüze gelmesi, tecavüzler savaşın ne demek olduğunu bir kez daha hatırlatır bize. Kıyıda bekleyen gemiye binemeyen Rumların ölümden önceki son çığlıkları, kitabı okuyanın kulağından kolay kolay gitmez.
Anadolu, duygusal olarak ortadan bölünüyor. Birbirlerinin acılarına, sevinçlerine koşan Rumlar ve Türkler düşman oldu. Sonrasında kalan Rumlar, Yunanistan'a, oradaki Türkler buraya göç etti-ettirildi. Şimdi Ege'nin tadı yok artık. Bu tarihsel gerçekliği unutanlar, yeni ve daha ağır bir trajedi dayatıyorlar bizlere. Kanın rengi herkeste kırmızıdır. Bunu unutup, kan rengi kontrolü yaptırmak istiyorlar. Bu ruhsal bölünmenin kazananı olmayacaktır.
BİR İNSANIN KADERİ, HEPİMİZİN KADERİ Mİ?
Aslında bir insanın kaderi, bir toplumun kaderidir. Nasıl mı? Yakın bir arkadaşımdan, Sergei Bondarhcuk'un İnsanın Kaderi filmini bana bulmasını istemiştim. Çocukluk yıllarımda izlediğim film hafızama kazınmıştı. Teknolojinin nimetlerinden yararlanan arkadaşım filmi bulup, bana teslim ettiğinde ilk iş olarak eve gidip filmi tekrar seyretmek oldu. Şolohov'un bir eserinden yola çıkan Bondarchuk'un senaryolaştırdığı film, 2. Dünya Savaşını konu edinir. Marangoz-şoför Sokolov askere alınır. Askerde çarpışır, Nazilere esir düşer. Sonra firar eder kurtulur. Bir aylık izinle eve döner. Aslında döndüğü yer evi değil, harabe bir yerdir. Çünkü Nazilerin bombardımanı sırasında ev de isabet almış, eşi ve kızı hayatını kaybetmiştir. Çıldırmak üzere olan Sokolov, geride kalan matematikçi oğluna sarılır. Ne var ki oğlu da askere çağrılmıştır. Oğlunun terfileri gururunu kabartır. Nihayetinde savaş biter, Sokolov da herkes gibi sevinçlidir. Tam bu sırada telgraf gelir. Kendisini hayata bağlayan tek varlığı oğlu, savaşın bitmesinden birkaç saat önce cephede yaşamını yitirmiştir. Umutsuzca oradan oraya savrulan Sokolov, bir mola yerinde 5-6 yaşlarındaki Vanyuşka ile karşılaşır. Bütün ailesini savaşta yitiren küçük çocukla ilgilenir. Vanyuşka'ya, kendisinin kim olduğunu sorar. Sonra ekler, ben senin babanım. Vanyuşka çığlık atar, 'Babaaaa! Biliyordum geleceğini, beni bulacağını' der. Sosyalist iyimserlik, belki yıkımdan umudu aşılama iyimserliği taşıyabilir. Ne var ki, kapitalist bir dünyada bu pek mümkün görünmüyor. Sokolov'un Vanyuşka'sız, Vanyuşka'nın Sokolov'suz kaderi bizim kaderimiz olmasın. Savaş, harabeler içinde öksüz çocuklar ya da çocuklarını yitirmiş anne-babalar bırakır. Savaş geride birçok Vanyuşka bırakır. Hem de Sokolov'suz Vanyuşka'lar. Her yeni Vanyuşka, bizi biraz daha öldürür.
Yeter artık! Sonsuza dek süren bir savaş yoktur. Yazılan bu kadar roman, bize bir şeyler anlatıyor olmalı. Boşuna yazılmadı bu kadar kitap. Herkesin bir borcu var bu savaşı bitirmek için. Bitirin ki; eşitler olarak, geleceğe dönük kişisel yolculuğumuza çıkalım.
ALTA KALANLARIN PAYINA CENNET DÜŞÜYOR
Altta Kalanlar, Jack London'un pek fazla bilinmeyen bir kitabıdır. London, kitabı yazmadan önce, kitaba konu olan Londra'nın doğu tarafındaki banliyölere gider. Onlar gibi giyinir, onlar gibi yaşar. Oradaki sefaleti, çocuk ölümlerini, işsizliği, açlığı ve kaosu yazar kitabında. Oysa Londra'nın batısında refah içinde yaşayan bir kitle vardır, hakim sınıftır bunlar. Altta Kalanlar, yerkürenin özetidir aslında. Refah içinde yaşayanların, kendi refahları dağılmasın diye koyduğu yasalar, oluşturduğu kolluk kuvvetleri ve açları kendi sofralarından uzak tutmak için uydurdukları yalanlar. Bu yalanları açlara yedirmek için, paralı yazarlar, profesörler, siyasetçiler ve toplum mühendisleri. Kumpas hala devam ediyor.
Dedik ya, cepheye en önde sürülen, Anadolu'nun fakir çocuklarıdır. Birçoğunun ailesi gecekonduda yaşıyor. Sağ kalıp dönenlerin büyük çoğunluğu ömür boyu iş arayacak. Çoğuna askerlik boyunca, memleketten harçlık bile gelmiyor. London'un deyimiyle altta kalanları oluşturuyor bu gençler ve aileleri. Bunun için savaş bitsin diye kimse yüksek perdeden konuşmuyor. Orta ve üst sınıfa ait ailelerin çocukları yaşamlarını yitirmiş olsalardı, bunların anne babalarına öyle kolay kolay mikrofon uzatabilirler miydi? Altta kalanlara şehitlik ve cennetlik mertebesi uygun görülürken, onlara bu mertebeyi uygun görenler dünya nimetlerinden faydalanmayı sürdürüyor. Meraklısı bir kez daha Yazı-Tura filmini izlesin. |
|
|
|
|
|
|
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.
|
|