Geçmişte solcu doktorlar herkesten, her şeyden önce “tam gün çalışma”yı savunurlardı. Bugün de savundukları iddiasındalar. TTB savlarının arasında böyle maddeler de var. Konuşmalarına biraz uzun izin verildiğinde bunu da söylüyorlar, söylemiyorlar değil.
Ne var ki birbiriyle çelişen birçok şeyi, kimsenin aklında tutamayacağı bir maddeler silsilesi halinde savunduğunuzda, en çok öne çıkardığınız algılanır, ötekiler işitilmez bile. TTB’nin esas olarak neyi savunduğunu bir hekim olarak ben bile anlayamıyorum artık. Halk ise yekten şunu görüyor: “Bunlar aynı anda hem devlette, hem de muayenehanede çalışmayı istiyor. En büyük dertleri daha fazla kazanmak. Gerisi maval...”
Bu tam olarak böyle değil aslında, ama biraz da böyle. Karşıdaki güç iktidar. Devlet ve medya ellerinde. Haksız taraf onlar esasta. Ama böyle bir güce karşı haklı görünmek için tam haklı olmak zorundasınız. Birazcık haklıysanız? Bitersiniz.
AKP’nin sağlık politikasının halk yararına değil, halk zararına olduğunu ben biliyorum örneğin. Ama bu öylesine ustaca tersine gösteriliyor ki, her defasında görüşlerimi gözden geçirme ihtiyacı hissediyorum. Yeni yasa hekime sekiz saatlik mesai dışında saatlerce çalışma zorunluluğu dayatıyor. Çünkü sekiz saatlik çalışma için uygun görülen maaş adam gibi yaşamaya yeterli değil. TTB diyor ki, hekim fazla çalışmaya zorlandıkça doktor hataları, hasta mağduriyetleri artacak. Peki şimdi de durum böyle değil mi? TTB’nin göğsünü gere gere ilan ettiği “Danıştay Zaferi” sonrasında tam da aynı nedenle hekim hataları ve hasta mağduriyetleri yaşanmayacak mı? Hem de daha dizginsiz bir hasta soygunuyla birlikte. “Performansa göre ücretlendirme” doktorları birbiriyle rekabete sokar, doktoru doktora düşman edermiş TTB’ye göre. Tamamen doğru. Ama seksen yıldır muayenehaneler de buna yol açmıyor mu daha fazlasıyla?
Sonunda bu TTB bu sağlık bakanını hasta dostu, yoksul babası göstermeyi başardı ya, kaç yıllık AKP karşıtı mücadele sıfırlandı gitti. Eksiye geçtik bile.
TTB’nin izlediği politikayı yaklaşık 15 yıldır eleştirir dururdum. Birçok kez tartıştığım yöneticilerine, kişisel özverili tutumları ve aktivist çizgileri nedeniyle yine de sempati duyardım. Karşılıksız bir sempati, duy duy... nereye kadar! TTB’yi önce bir siyasi parti karikatürüne dönüştürdüler, sonra sistem içi bir sözde demokrasi mücadelesi merkezine çevirdiler. Halk sağlığı ve iyi hekimlik için her geçen yıl daha az şey yaptılar. En son gelinen nokta yöneticilerin hala inandığım “iyi niyetine” karşın artık katlanılmaz aymazlıkta.
Eskiden solcu doktor azla yetinmeyi en çok bilen insandı. Solcu doktor bugünkünden çok daha az kazanarak iyi bir gelir elde ettiğini düşünürdü. Ve bu yüzden hastalarına karşı çok daha duyarlıydı. Yoksullara karşı çok daha duyarlıydı. Toplumdaki haksızlıklara karşı çok daha duyarlıydı. Çok daha militandı. Muayenehane açsa bile bunu siyaseten savunmazdı hiç değilse. Muayenehane kavgasına girmek mi? Utanırdı.
Şimdi orta halli hissetmek için bile geçmiştekinin dört beş katı kazanmak gerekiyor. Artan ev ve kira bedelleri, iki maaşın bile yetmediği çocuk eğitme masrafları, tek arabanın, tek evin, tek yazlığın ihtiyacı karşılamaması. Kapitalizmin tüketime zorlayıcı karşı konulmaz baskısı... Ve bunun tek tek insanlar üstündeki değiştirici, dönüştürücü yaptırımları. “İnsan yaşadığı gibi düşünür” savını ispat edercesine tabip odalarının düzeni sağlamlaştırma kurumlarına dönüşmesi...
Oysa biz sosyalistsek ve hatta sadece insansak yoksulları görebilmeliyiz önce. Örneğin şu kavurucu sıcaklarda hiç tatile çıkamayanlar gözlerimize batmalı. Akşamları çoluk çocuk yaz keyfinin onlar için yegane mekanı olan parklarda mangal partisi yapanlar bizi rahatsız ediyorsa, değil solculuğumuz insanlığımız bitmiştir. Közlediklerinin sadece biber ve patlıcan olduğunu anladığımızda gözlerimiz yaşarmıyorsa, solculuğumuz da batsın!
İnsanın ayakları yere basar halde boynuna geçirdiği ipe olanca gücüyle asılarak kendi kendini boğmasının ne büyük irade gerektirdiğini bilir misiniz? Bazı intiharlar işte böyle inanılmayacak ölçüde özüne dönük şiddet fışkırır. O nasıl bir yaşama acısıdır ki, boğulma acısı kurtuluş görünür kişiye. Yoksulluktan, kimsesizlikten ötürü düşülen çaresizlik başka insanlar için ne utanç vericidir.
İnsan kendi kendini boğan bir varlık. Bunu en çok ve en temel biçimde kapitalizmle gerçekleştiriyor birkaç yüzyıldır. Sahte özgürlükçülükler, etnik politikalar, sistem içi insan hakçılığı, sözüm ona açılımlar, demokrasi yarışları... Boğulan insana verilen ağrı kesiciler, nefes açıcı ilaçlar, yatıştırıcılar. Kapitalizmin oluşturduğu o büyük acıları gizleyen sol politikalarınız külliyen batsın!
Tüm bu sahteciliklerin ardında birilerinin daha çok kazanma tutkusu yatmıyor mu? Kuşkusuz düzgün çalışan, hastalarına yararları zararlarından kat kat fazla dokunan devlet hekimi muayenehaneciler de vardır. Ama olsun. Muayenehanelerimiz de batsın!