|
“..Hızla içeri girdi. Hemen bir sandalye çekip oturdu. Garsona büyük bir porsiyon baklava getirmesini söyledi. Gelen baklavaları neredeyse çiğnemeden yutuyordu. Garson tezgâhın başına vardığında tabak da boşalmıştı. Elini kaldırıp garsona tekrar seslendi; “Garson bir pors…” “Hadi yavrum, hadi kuzum kalk. İşe geç kalacan” diyerek usulca onu sarstı annesi. Yavrusunun başucunda uzun süredir oturuyordu. Ve yüzündeki ifadelerden, oğlunun tatlı bir rüya gördüğünü anlamıştı. “Çocuk hiç olmazsa rüyasında “sevinsin” diye iç geçirip onu uyandırmaya kıyamamıştı… Aslında hiçbir zaman onu sabahın erken saatinde uyandırmaya kıyamazdı ya. Ama ne yapsın ki yokluk, yoksulluk var. Kuzum diye sevdiği oğlunun çalışması gerekiyordu. Bunları düşündükçe kederleniyor, içindeki keder yüzüne yansıyordu Xece’nin. Zaten Xece’nin acıları acıların kitabını andıran bir yüzü vardı. Henüz 40’lı yaşlarında olmasına rağmen tatmadığı acı yok gibiydi. Yaşadığı acıların her biri yüreğinde derin yaralar açtığı gibi yüzünde de derin çizgiler oluşturmuştu. Bu yüzden neredeyse hep kederli, hüzünlüydü yüzü. Bir tek küçük oğlunu sevdiğinde, okşadığında aydınlanırdı yüzü. Evlatlarından ona kalan tek evladı, eşinden kalan tek yadigârıydı Hıdır… Tekrar usulca okşayıp fısıldar gibi “hadi kuzum kalk artık” dedi. Hıdır istemeye istemeye doğruldu, gözlerini ovuşturarak elini-yüzünü yıkamaya gitti. Xece’de hemen yatağı toplamaya başladı. Tek göz odalı evin tüm eşyası iki divan, Xece’nin çeyizinden kalma bir sandık, sandığın üzerine yüklenmiş 4-5 yorgan ve döşek, bir kilim, sini ve biraz kap kacaktan oluşuyordu. Neredeyse tüm eşya Xece’nin gelin olduğu zamanlardan kalmaydı. Hıdır, makine yağından simsiyah olduğu için gerçek rengin anlaşılamayan pantolon ve kazaktan oluşan iş giysilerini giyip geldiğinde Xece de kahvaltıyı hazır etmişti. Sofrada her zaman olduğu gibi bir tas kuru çökelek, biraz ekmek ve çay vardı. Kahvaltıdan sonra annesinin yanaklarına kondurduğu sıcacık öpücüklerle evden çıktı Hıdır. Güneş, uzak dağların tepeleri üstünden başını yeni yeni gösteriyordu. Sonbahar sabahının serinliği, Hıdır’ın ince kazağının ilmeklerinden ve yağsız derisinden geçip kemiklerine işliyordu. Omuzlarını dikeltip başını omuzlarının arasına iyice çekerek elleri cebinde, hızlı hızlı yürüyordu. Aslında hızlı yürümesine gerek yoktu; işe gecikmezdi. Ama birazdan okulun yanından geçecekti. Ve okula giden mahalle arkadaşlarıyla karşılaşmak istemiyordu hiçbir zaman. Okula gidemediği için hayıflanıyordu Hıdır. Yinede kendi azmiyle okuma- yazmayı öğrenmişti biraz… O, koşar adım gide dursun, arkadan küçük bir el omzuna vurdu sevgiyle. Hıdır’ın korktuğu başına gelmişti. Bu, komşularının oğlu Hüseyin’di. “Niye böyle hızlı hızlı gidiyorsun? Zor yetiştim arkandan!” diye sordu Hüseyin. Hıdır, umursamazmış gibi bir tavırla “hiiç! İşe geç kalırsam usta kızar” diye cevapladı. “Hadi sende acele okuluna git. Derse gecikirsin” diyerek onu biran önce başından savuşturmak istedi. Bir süre daha birlikte yürüdükten sonra, okulun önünden ayrıldılar. Hıdır artık yavaşlamış, düşüncelere dalarak yürüyordu… Dükkâna geldiğinde hemen işe koyuldu. Sabah erkenden tamir için bir araba gelmişti. Lüks bir arabaydı bu. Hıdır, biraz öfkeyle birazda imrenmeyle baktığı arabanın kaportasını açıp parçalara göz atmaya başladı. Küçücük bedeniyle neredeyse gözden kayboluyordu çalışırken… Ustası O’na pek kızmaz, aksine pek belli etmese de severdi. Çünkü Hıdır çalışkan, işi kavrayan, becerikli üstelik de sessiz bir çocuktu. Birazdan diğer iki çırak çocuk da geldi. Tamire başka arabaların gelmesiyle nerdeyse bir dakika bile boş kalmadan, yağa-kire batarak çalıştılar üçü de. Nihayet öğle olmuştu.
Usta öğle yemeği için lokantaya giderken onlarda tamirhanenin bir köşesine çekildiler. Evden getirdikleri ekmekleri bir çırpıda yediler… Hıdır, rüyasını anlatmaya başladı. “Bugün ne gördüm, biliyor musunuz? Çok güzel bir dükkan da baklava yiyordum. Hem de tabak tepeleme doluydu. Hepsini yedim bitirdim, ama doymadım. Tam bir dolu porsiyon daha isteyecektim ki annem uyandırdı.” Hepsi birden güldüler. Hıdır’ ın baklava ziyafeti rüyasının yarım kalmasına. Hepsinin ağzı sulanmıştı. Çocuklardan biri “biz zaten baklavayı ancak rüyada yeriz” dedi hüzünlü bir tebessümle… Diğer çocuk “iş başına daha çok var. Ne yapalım?” diye sordu. Hıdır “çarşıya gidip gezelim” dedi. Diğerleri de onayladılar. Ustaları yemekten dönünce onlarda çıktılar tamirhaneden…
Çarşıdaki mağazalar süslü vitrinleriyle göz alıcıydı. Kah bir oyuncakçı, kah bir giysi mağazasının önünde durup vitrini ilgiyle, incelercesine izliyorlardı. Böyle yürüye yürüye bir tatlıcı dükkanının önüne geldiler. Dükkandaki şişman yaşlı adam, vitrindeki tepsileri tezgahım üzerine diziyordu. Tepsiler; baklava, tulumba, kadayıf, ve isimlerini bilmedikleri çeşit çeşit tatlılarla doluydu. Çocuklar yercesine bakıyorlardı tatlılara. Adam, tepsileri tezgaha dizme işini bitirdikten sonra eğilerek, oflaya puflaya vitrinin alt tarafını temizlemeye, silmeye başladı. Tam bu sırada üç çocuk aynı anda göz göze geldiler. Üçü de aynı şeyi düşünmüş ve gözleriyle anlaşmışlardı. Yıldırım hızıyla dükkana daldılar. Hepsi bir avuç tatlıyı kapıp aynı hızla çıkar çıkmaz da farklı yönlere doğru tüm kuvvetleriyle koşarken bir yandan da avuçlarındaki tatlıları ağızlarına tıkıştırmaya çalışıyorlardı. Bu arada dükkan sahibi var gücüyle bağırarak çocuklardan birisinin arkasından koşuyordu. “Yakalayın, hırsız vaaar!!” birden ortalık hareketlendi. “Hırsız bunların hepsi!” “Asmak lazım böylelerini, asmak!” “Ne çıkarsa bunlardan çıkıyor!” “Soysuz veletler!” çığlıkları ve anlaşılmayan bir yığın küfür, hakaret birbirine karışıyor, ortalığı çınlatıyordu. Hıdır, arkasından iyice yaklaşan ayak seslerini duyuyor, yakalanmamak için gücünü zorlayarak daha hızlı koşmaya çalışıyordu. Birden, balyoz gibi ensesinde patlayan yumrukla ileriye doğru fırlayarak yere yığıldı. Kafası kaldırımın kenarına çarpmıştı. Bilinci tam olarak yerinde değildi; sesleri duyuyor ama anlamıyordu. Az önce onu yere yığan adamın iri yapı gövdesiyle Hıdır’ın tepesinde dikilmiş ağzından köpükler saçarak bağırıyordu: “Hırsız! Aç köpek! Neden yaptın bunu!?” Hıdır’ın burnundan akan kan, henüz yutamadığı, ağzından fırlayıp toza bulanmış baklavaya karışıyordu. Usulca gözlerini aralayıp duyulur duyulmaz bir sesle şunları söyleyebildi: “Sadece bir dilim baklava!” sosyalistforum |