| |
|
|
|
İstatistikler |
|
Ziyaretçi: 559058
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ana Sayfa Yazarlar NE ÇOK SORU YÜKLÜYDÜ O BAKIŞLARDA
|
NE ÇOK SORU YÜKLÜYDÜ O BAKIŞLARDA |
|
|
|
Yazar Yolculuk 4 /KÜLTÜR-SANAT)
|
|
17/08/2010 |
Eylül ayının güz gülüşü bütün ağırlığıyla çökmüştü kentin üzerine. Ağrı Dağı'na, Doğu Beyazıt'a...
Kentli olmak gibi, köylü olmak fikrine de çok çabuk alışmak zorunda kaldım bu yabancı kentte. Çok uzun zaman olmamıştı aslında buraya geleli, yüksek dağların kuşatılmışlığı içinde öyle bir sıcaklık, öyle bir yalnızlık sarıyordu benliğimi. Bu çevrelenmişlik bir daha buralardan gidemeyecekmişim duygusu da uyandırmıyor değildi.
Saat sabahın dördü, uyku tutmuyor bir türlü. Bu küçücük köy, içinden çıkamayacağım bir dehlize dönüşüyor. Başucumda duran saatin her tıkırtısı beynimde yankılanıyor. Dışarıda ise rüzgarın uğultusundan, köpek havlamalarından başka bir hareketlilik yok.
Pencereden içeri süzülen bir çift siyah gözün üzerimde yoğunlaşan bakışlarıyla sıçrıyorum yerimden. Elindeki siniyi kapıya bırakarak koşar adım uzaklaşıyor, esmere çalan narin kız!
Güneşin cılız ışınları, geceden kalan ayazı kırabilmiş değildi henüz ve sahneyi kapatan perdenin aralanması gibi etrafı daha net görme şansı veriyordu bana. Unutulmuş hayatlar, yoksulluk... Umutsuzluğa sürüklenmiş ayrı bir coğrafyanın parçasıydı burası. Kırmızı tuğlaları çoktan aşınmış küçük bir okul uzaktan gülümsüyordu bana. Yaklaştıkça bu sevimli okula, tahmin etmediğim görüntülerle karşılaşmaya başladım. Aşınmış merdivenler, kolları kırık kapılar, kötü bir tahta... Üniversiteyi levhası bile belli olmayan bu okulda görev yapmak için mi okumuştum? ‘Hayır. Kesinlikle burada olmamam gerekiyor.'
-Hoş gelmişsiniz hoca hanım! Bir anlık şaşkınlıktan olsa gerek: -Ne var! Dedim. Biraz sonra kendimi toplayıp: -Hoş bulduk, merhaba! Dedim. -Eviniz rahat mı? Beğendiniz mi buraları? -Yerleştim, sağolun. Ne zamandan beri öğretmeni yok okulun? -Bir seneden beri hocaları yoktur, dedi, başı önde mahçup bir ifadeyle.
Bu diyalog birkaç sorudan sonra kesildi ve eve döndüm. Kafamın içinde sorular yankılanıyordu. Ne yapmalıydım? Burayı terk etmek mi, kalmak mı?
Bu düşüncelerle akşamı etmiştim, binbir zorlukla yaktığım sobadan yankılanan odun çızırtıları kafamı sakinleştiriyordu. Bu yoksul hayatları annemin babamın anılarında birer abartı öğesi olarak düşünürdüm çoğu zaman. Böyle yaşamları düşünmemiştim ki hiç! Bir insanın eğitimi nasıl engellenebilir, hakkı olan bir eğitimi neden alamaz ki! Değişen zamanla ilerleyen teknoloji, varlıklı kesime güzelliklerini göstermiş, yoksul kesimlerde bir değişim sağlamak şöyle dursun, arada var olan uçurumu daha da derinleştirmişti.
Aydınlık bir sonbahar sabahı okuluma doğru yol aldım; kırılmış camlara gazeteler yapıştırdım. Muhtarı da çağırarak yardımcı olmasını istedim. Muhtar, Hasan Amca, Ali Abi derken gelenler arttı. Hepsinin gözleri ışıl ışıl, bir iş yapmanın sevinciyle doluydu. Okul boyandı, çatı tamir edildi. Kırılmış tahta onarıldı.
Burası yaşadığım bölgeden uzak, farklı bir dünyaydı sanki. Donuk yüzler, karşı taraftan her an bir zarar gelecekmiş gibi tetikte bekleyen bakışlar yoktu insanlarda. Bize öğretilen insan sevmeme, yakınlık göstermeme kuralları buralara hiç uğramamıştı.
Geçiyordu günler bu yabancı kentte, Zenkirek Köyü'nde. Buraya gelmeden önceki hayatımdaki bağların hepsini koparmıştım. Burada hayatı yeniden sorgulama fırsatı yaratmıştım kendime. Öğrencilerime emek vermek, onların katıksız bakışlarına yeni anlamlar yüklemek inanılmaz bir haz yaratıyordu bende.
"Bir dil bir insan" sözüne farklı anlamlar yükleniyordu büyükşehirlerde. Ön yargılarıyla "bilinçlenmiş toplum", kürt olmayı karşıtı olarak görüyor ve kültür çatışması yaratıyordu. Düne kadar kafamda yerleşmiş olan bu kanıyı yaşadıklarımla kafamdan atıyordum. Kaldı ki Kürtçe bile öğrenmeye başlamıştım. Esmere çalan narin kız Ronya (Güneş Ülkesi), ışıl ışıl gözleriyle etrafı aydınlatıyordu. Onunla çok fazla anlaşamıyorduk, çünkü şimdilik aynı dili konuşamıyorduk. Parlak zekası ve olgunluğuyla sınıftaki gözde öğrencilerimden biri olmuştu.
Köyde mevsimler geçtikçe sıkıntılar artıyordu. İlk kar düşmüştü Zenkirek'e. Beyaz bir dünyanın içinde açmış gibiydim gözlerimi. Hava çok soğuktu, yollar kapalı, köy ilçeye uzaktı . Çocuklar peşi sıra hastalanıyorlardı. Yakınlarında herhangi bir sağlık ocağı yoktu.. Her gece çocuğunu kapan bir anne elinde yoğurt, ekmek gibi ürünlerle misafirim oluyordu. Küçük yaşta anne olmuş kadınlardı gördüklerim; ama yoksulluğun hüznü yüzlerine yansımış, hayat erken yaşlandırmıştı onları. Çocukları iyileştirmemi istiyorlardı, elimden geleni yapmaya çalışıyordum. Doğa bütün acımasızlığıyla hükmünü sürdürüyordu. Kapanan yollar açılmıyordu. "Devlet Baba!" her defasında yolları açmayı unutuyordu, sağlık ocağı yaptırmayı, doktor, ilaç göndermeyi unutuyordu. Ancak camiler yaptırıp halkın inançlarını kullanarak onları uyutmayı unutmuyordu. "Devletimiz Sağolsun!" tabusu yıkılamıyordu bir türlü. Bütün sınıflar aynı çatı altında ders işliyorduk, bu durumun getirdiği sıkıntılara rağmen dersler alabildiğine eğlenceli geçiyordu.
Bir gün Ronya'nın sınıfta olmadığını fark ettim. Hasta olduğunu söyledi arkadaşları. Gece uykuya dalıp-dalmama arasındayken Ronya'nın sesi kulaklarımda çınladı. Kapıdaydı Ronya. İçeri aldım hemen sobanın yanına kıvrılıverdi. Ben ne olduğunu sormaya kalmadan, "Öğretmenim annem çok hasta!", dedi, gözlerinden süzülen yaşlarla. Karlara bata çıka bir şekilde toprak damlı eve varmıştık. Beyaz tenden süzülen terler yatağa doru baktıkça kırmızı renge dönüşüyordu. Gülizar, yoğun bir şekilde kan kaybediyordu. Anlattığından anladığım kadarıyla kendi yöntemleriyle düşük yapmıştı. "Hemen hastaneye götürmemiz gerek!", diye bağırdım. Ama kocası; "Allahın emridir Hoca Hanım! Bir gün öleceğiz elbet. Bu karda araba çalışmaz, traktör yolda kalır.", dedi. "Yürüyerek yola çıkalım o zaman." deyince de, "Bizi de mi öldürmek istiyorsun.", dedi, yüzüme tokat gibi çarpan bir ifadeyle.
Kanama bir türlü durmuyordu. Köyün yaşlı kadınları toplanmış, Kürtçe ağıtlar yakmaya başlamışlardı bile. Gülizar'ın kaderi kocasının elinden yazılmıştı.
Ronya'da donuklaştı Gülizar'ın bakışları. Elleri ellerimden kayıp gitti. "Devlet Baba"nın sorumluluklarını unuttuğu ancak silah dipçikleriyle varlığını unutturmadığı bu coğrafyanın küçük bir köyünde Gülizar'ın son bakışıydı gözlerimde kalan. Ne çok soru yüklüydü o bakışlarda. Ve ben ne çok yanıt vermek zorundaydım öğrencilerime... |
|
|
|
|
|
|
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.
|
|