|
Yazar Dilzar DİLOK günlük haber
|
|
04/09/2010 |
Doğanın dili yok diyerek doğayı cansız maddeler yığını addediyorlar. Ve bu cansızlık içerisindeki insan canlılığını evren üstülük olarak benimseyip evrendeki tüm oluşlara hükmetmeyi, tüm diğer varlıkları kendi nüfuzlarınca kullanmayı, alıp satmayı, yok etmeyi ya da tümden tüketmeyi meşrulaştırıyorlar. Hiç kimsenin olmayan toprağın etrafına önce çitler, sonra dikenli teller örerek toprağı sahiplenmeye ve üzerinde de insanları köleleştirmeye, kullaştırmaya kalkışıyorlar. Bu meşrulaştırmaya, evrenin dilsizliğini kanıt gösteriyorlar. Taşların sabırlı susuşunu, ağaçların mevsimlerdeki değişime rağmen kendilerini insan gibi dile getirmeyişlerini dilsizlik sayıyorlar. Bin yıllardır, sınıflı uygarlıkların baskısı altında inleyen toprağın haykırmayışını dilsizlik sayıyorlar. Bugün insan, dünyanın başından eksik olmayan felaketlerin birer çığlık olduğunu, bu felaketlerin toprağın, suyun, havanın ya da cansız addedilen tekmil evren öğelerinin haykırışı olduğunu anlamıyorlar.
Oysa evrenin dili vardır ve bu dil insanın dilinden çok daha yetkin bir dildir. Kelimeleri bizimkiler gibi değildir. Sesleri benzemez bizim sesimize. Ama evrenin bir dili vardır ve anlatmak istediğini daha keskin anlatır. Biz insanlar anlatmak istediğimizi bir tür sözlerle söyleyip başka türlü yaşamlar yaşayabilmekteyiz. Oysa anlatmak istediğini yaşayarak anlatmaktadır evren parçaları.
AYKIRI GULBEROJ
İşte bu anlatışı, bu kendini ifade edişi anlatmak istiyorum. Bir çiçeğin dilinden hem de.
Geçenlerde bir ayçiçeği gördüm. Çocukken ona günebakan dediğimiz, Kürtçe'de de yüzünü güneşe dönüşünü ifade eden adlandırmayla gulberoj diye bilinen bu nazlı çiçek, kendi türdeşlerinden biraz ötede duruyordu. Farklıydı ama tek farkı öyle ötede-ayrıksı durması değildi. Kendi başına ince-uzun boyuyla göğe doğru almış başını gidiyordu ama yine de bir başkaydı işte.
Güneşe yüzünü verir ayçiçekleri. İstisnasız mı? Değil. Çünkü bu bizim ayçiçeği güneşe sırtını vermişti. Hem güneşe sırtını vermekle kalmamış, güneşin dönüşüne göre o da dönüş alıyor ama muhakkak sırtını veriyordu güneşe. Bir arkadaş onun yüzünü güneşe çevirmek için müdahale etmiş hatta hemen yanına toprağa diktiği küçük bir çubuğa iple tutturarak bu bozulan istisnayı düzeltmeye çalışmış. Çalışmış çalışmasına ama nafile! Bizimki Nuh demiş peygamber dememiş. Ona yapılan müdahaleyi kabul etmemiş ve inatla yüzünü dönmemiş güneşe. Ona müdahale ederek, onu kendi doğasına yöneltmeyi amaçlayan arkadaş kadar ilgimi çekti. Epey baktım ona ve nedenini düşündüm. Neden arkasını dönmüştü güneşe, onu öyle çok sevmesine, beklemesine ve arzulamasına rağmen.
İstisnalar kaideyi bozmaz sözünün itibarını kaybettiğini, evrende bu tür istisnaların çok olduğunu, bu tür kuralsızlıkların, kendi başınalıkların ve dile gelişlerin de evrenin bir özelliği olduğunu ve de kaideyi bozduğunu bir kez daha gördüm. Her varoluşta bir özgünlük vardı ve bizim ayçiçeğinin durumu gayet güzel anlatmaktaydı bu gerçeği. Evrenin dili yok diyenlerin o ayçiçeğini görmesini isterdim. Bu ayçiçeğini laboratuar terimlerinin ve lojilerin ötesinde, onun özgün gerçeğiyle anlatmaları mümkün olmayan bilimcilerin sözlerinin pek bu istisnayı açıklayacağına, açıklasa dahi bu açıklamaların bizim yüreğimizde bir anlam kazanacağına ihtimal vermiyorum. Anlatabilmek için onun hislerini anlamak gerek önce. Çünkü kaideyi bozan istisnalar egemenler tarafından, her zaman kaideye bağlanmaya çalışılır ve bu özgünlükler bir sakatlıkmış gibi anlatılır. Öcü gibi görülür ve tecrit altına alınarak en kısa zamanda etkisiz kılınması amaçlanır. Eğmek kökünden türetilen eğitim kelimesi de öz anlam itibariyle, istisna olanı kaideye bağlayarak 'sapmayı-hastalığın' yayılmasını önlemenin temel aracı olarak kullanılmakta, böylece insanlık mirasının simgesel dil yoluyla aktarılabilir olma özelliği istismar edilmektedir.
AYÇİÇEĞİNDE DİLE GELEN EVREN
Bu tür izahlar hep bir inkar, bir aşağılama ve yok sayma içerir. Bir kirli tükürük gibi yapışır insanların belleğine. Bu ayçiçeğinin kendi özgünlüğündeki varlığı bu tür izahlarda kaybolacağından, duymak istemem onları. Kendi evren algımızla anlamaya çalışmak ve bu algıların değişken olduğunu, nihai olmadığını bilmek, en anlamlısıdır.
Her sabah başını özlemle kaldırıp akşam güneş ona veda edene kadar ona doyasıya bakması gereğine, tüm güneş özlemlerine rağmen bakmayışı, inatla bu davranışını sürdürmesi düşündürücüdür. Belki de o ayçiçeği küsmüştür güneşe. Onu güneşle barıştırmaya çalışan arkadaşın da çabası sonuç vermemiştir. Onun amacı kendi nazarında iyimser olsa da özünde ortaya çıkan, ayçiçeğinin doğal uzanışını -eğerek- doğallığından çıkarma eylemiydi. İstikrarsızlık bir küfür olarak algılandığından istikrarı sağlamayı bir saplantı haline getiren bir çağın çocuklarıyız ne de olsa! Oysa doğa, makineleşmiş bir istikrar anlayışını taşımamakta ve özgünlükler içermektedir.
Belki de o ayçiçeğe şöyle bir yandan bakıyordur, ne malum! Belki de ilk doğduğu günlerde beklediği güneş, ona bulutlar ardından görünmüştür. Ve bu durumda bizim ayçiçeği küsüvermiştir. Belki de küskünlüğünün sebebi bizlerin anlayamayacağı derinliktedir. Belki de farklılık arayışında olan bir var oluşun tam ortasındadır ve kendi türdeşlerinin dışında bir uzanışı tercih etmiştir.
Belkileri artırmak istiyorum ama ayçiçeğini anlamak, onun duygularını hissetmek zor. Sadece kendi insan algımla tahminler yürütebiliyorum. Zira insanlar olarak bizleri kendi evrensel varoluş gerçeğimizi algılamanın uzağına çekiştiren bir çağda yaşamaktayız ve hegemon güçler bizleri bu gerçekten koparmayı başarı saymaktalar. Oysa bu ayçiçeğinin bizlere kendini ve onda dile gelen evreni düşündürmesi, bu hegemon düşünceyi yıkmaya yönelen özgün bir düşünüştür. |