Kadın Hareketi
Ana Sayfa
Yazarlar
Bağlantılar
Bize Ulaşın
Site İçi Arama
İstatistikler
Ziyaretçi: 559739
Ana Sayfa arrow Yazarlar arrow Tecavüz Kültür' mü?
Tecavüz Kültür' mü? Yazdır E-Posta
Yazar Sibel ÖZBUDUN   
20/09/2010
Erkeklerin kadınların kurtuluşuna
karşı çıkışının tarihi,
belki de kadınların kurtuluşunun
öyküsünden daha ilginçtir.”[2]

Öncelikle, panel için kullandığınız başlığın beni acı acı düşündürdüğünü vurgulamama izin verin.

Son yıllarda, doğrudan siyasal ya da iktisadî koşulların sonuçları olmadığını düşündüğümüz, konjonktürel, arızî, gelip geçici olmadığı konusunda bir kanıya vardığımız, yani kolay savuşturulamayacağına kani olduğumuz “belalar” için “kültür” terimini kullanmaya başladık, bilmem farkında mısınız?

“Linç kültürü”, “şiddet kültürü”, “tecavüz kültürü”… bu minvalden kavramlar.

Somut bir örnek vermeme izin verin.

Hatırlayacaksınız, geçtiğimiz 2009 yılında, bir tecavüz olayı, Türkiye’yi ayağa kaldırmıştı. İtalyan kavramsal sanatçı Pipa Bacca, Filistin’de barış talebine dikkat çekmek için, İtalya’dan gelinlikle yola çıktı. Niyeti otostopla Filistin’e dek uzanmaktı. Pipa Bacca hedefine varamadı. Çünkü Türkiye sınırlarına girdikten sonra, yanılmıyorsam Gebze yakınlarında, bir kamyoncunun tecavüzüne uğradı, ardından da öldürüldü.

Olay herkesi irkiltti. Oysa, lanet olsun, öylesine beklenilen, öylesine ürkütücü şekilde vaka-i adiyedendi ki… Coğrafyamızda çocukluk yaşlarını geride bırakmış her kadın ve erkek, bu ülkede tek başına otostop yapan bir kadının yüksek tecavüz riski altında olduğunu bilir. Sanırım ülkeyi tanıtan turizm rehberlerinde de kayıtlıdır bu risk. Bu nedenle de Türk ya da turist, kadınlar, Türkiye’de şehirlerarası yollarda yanlarında bir erkek olmadan pek otostop yapmazlar.

Aslına bakılırsa, Türkiye’de risk altında olan kadınlar, yalnızca otostop yapanlar değil… Hatta yalnızca kadınlar da değil. Kız-erkek çocuklar, yaşını doldurmamış bebeler… Bu nedenledir ki Türkiye’de kadınlar hava karardıktan sonra sokaklarda pek tek başlarına dolaşmazlar… Yalnız yaşamaktan mümkün olduğunca kaçınırlar… Çocuklara yabancılardan uzak durmaları, sıkı sıkıya tembihlenir. Mümkünse sokağa yalnız salınmazlar… Yani tehlikelere karşı önlem alınır…

Bu coğrafyada yaşayan her kadın ve erkeğin bir bakıma ortak bilgisinin, yani yalnız bir kadının (ya da çocuğun) tecavüze uğrama olasılığının, adeta “kültürel” bir bilgi olduğu söylenebilir…

Acaba öyle mi? Yani gerçekten de bir “tecavüz kültürü”nden söz etmek, mümkün mü?

Laf aramızda bir “bela”yı “kültür” olarak nitelemeye başladığımız andan itibaren, farkında olmadan iki şey yapıyoruz, demektir:
Onu “kültür” adını verdiğimiz, bir halkın bilincinin derinliklerine kök salmış duyuş-düşünüş ve davranışlar arasına yerleştirip, deyim yerindeyse “faili meçhulleştiriyoruz”.

Öyle ya, bir toplumda tecavüz, linç, vb. nahoş hadiseler sık sık olup duruyorsa, onlarla yüzleşmemenin, onları sorgulamamanın en kestirme yolu “bu zaten kültürlerinde var,” deyip geçmektir. Böylece zaten yüzleşilip çözümlenmesi çetrefilli bir sorun olan tecavüz, sorgulanması, cezalandırılması, sağaltımı vb. gerekli ve olanaklı bir fiil olmaktan çıkarak sıradanlaşır, taşınması neredeyse zorunlu bir damgaya dönüşür.

Bununla bağlantılı ikinci bir nokta ise, “tecavüz kültürü” teriminin değişim umuduna kapalılığıdır.

Bir şey, iktisadî nedenlerden kaynaklanıyorsa, diyelim ki bir ülkede işsizlik yaygınlaşıyor ise kriz koşullarından çıkılması, hükümetin krizi doğru yönetmesi ya da emekçilerin, ezilenlerin ülke yönetimine ağırlıklarını koymasıyla bu durumun düzeleceği varsayılır.

Benzer tarzda siyasal sonuçlar da müdahaleyle değiş(tiril)ebilir, hatta toplumsal sonuçlar da öyle - ne bileyim, bir dahaki seçimlerde farklı oy kullanarak iktidarı değiştirirsiniz, güçlü bir “sivil toplum” aracılığıyla iktidarı etkilersiniz; yasaları değiştirirsiniz, eğitim sistemiyle oynarsınız… siyasal ve toplumsal görüngüleri değişikliğe uğratabilirsiniz.

Ama ya “kültürel” olan… Genellikle kültürlerin içselleştirilmiş, bilinçaltının derinliklerinden güdülenen eğilimlerden oluştuğu için, insanın en zor değiş(tiril)en yönleri olduğu kabul edilir.
Bu iki önkabulü, yani tecavüzün “kültürel” dolayısıyla da “olağan” ve değiştiril(e)mez olduğu varsayımını reddediyorum.

Tecavüz, yani rızası olmayan bir bireye yönelik cinsel saldırı, bir suçtur… Suç olduğu için cezalandırılmalıdır, ancak bu yetmez, toplum, kadın ve çocukların güvenliği (çünkü tecavüzün mağduru büyük oranda onlardır) sağlayabilmek için, tecavüzü olanaklı kılan koşulların kökten ortadan kaldırılmasının yollarını araştırmakla yükümlüdür.

Şu hâlde, galiba “tecavüz”den önce, onu olanaklı kılan koşulları konuşmakta fayda var.

Bu konuya girdiğimizde ise, “tecavüz kültürü”nden olmasa da, bu coğrafyada, hatta genel olarak içinde yer aldığımız bölgede yaşayan halkların yaşam tarzları ve dünya görüşlerinin derinliklerine kök salmış bir “kültürel” görüngüden, ataerkinden söz etmek gerekiyor.

Bu söyleşide, bir “tecavüz kültürü”nden değil ama, tecavüzü toplumsal olarak kabul edilebilir, meşru ya da en azından “az rahatsız edici” bir görüngü” olarak algılanılmasına yol açan “ataerki kültürü”nden söz edilebileceğini öne süreceğim.

Daha önce de pek çok vesileyle vurgulamıştım, ataerki, toplumsal ilişkilerde yetişkin, egemen erkeği toplumun geri kalanı üzerinde baskın olmasını sağlayan bir iktidar biçimidir.

Ve etnografik verilerden anlaşıldığı kadarıyla “güçlü”, “yetke sahibi”, “tecrübeli” vb. erkeğin diğerleri (güçsüzler, bağımlılar, güdülmesi gereken sürü…) üzerindeki yaptırımcı gücü, diğer tüm iktidar ve tahakküm tiplerinin ilkörneğini teşkil eden, tarihin en eski iktidar biçimidir.

Bu hâliyle de, siyasîdir, ya da daha doğru bir deyişle, siyasal iktidarın ilk örneğidir.

Toplumların içerisinde kaynakların dağıtımı ve kaynak dağıtımına ilişkin kararların alınması konusundaki eşitsizlikler yaygınlaştıkça, “güçlü” erkeğin (dikkat, her erkeğin değil) elinde yoğunlaşan iktidar kurumsallaşarak bildiğimiz, yaşayageldiğimiz sınıflı, eşitsizlikçi toplumların biçimlenmesinde etken olacaktır.

Bu nedenledir ki, daha önce de pek çok vesileyle vurguladığım üzere, sınıflı toplumlar ile ataerki arasında ayrılmaz, kopartılamaz, soyutlanamaz bir ilişki olduğunu söylüyorum.

Bu, şu demek: Eğer bir toplumda bir iktidar varsa, bu, erildir… Yani erkeklere özgü bir ayrıcalık olarak kavramsallaşmıştır. Bir başka deyişle, iktidar cinsiyetsiz bir görüngü değildir; o, ortaya ilk çıktığı andan itibaren erkektir. Para, silah, şöhret, statü… neyle tahkim edilirse edilsin, ya da iktidarın kaynağı bunlardan hangisi/hangileri olursa olsun, bu değerlerin erkeğin (tüm erkeklerin değil, egemen kesim/sınıf mensubu erkeğin) elinde yoğunlaşacağı varsayılır.

Eril bir iktidar biçimi olarak ataerki, bir kısım erkeğin tüm güçsüzler (kadınlar, çocuklar, savaşçı-olmayan erkekler, giderek savaş tutsakları, köleler, yoksullar vb.) üzerindeki buyuruculuğu olarak tesis ettiği ölçüde, tüm eril cinsiyeti kimi ayrıcalıklarla donatmaktadır. Eril iktidara mahsus yetileri tahkim eden güç, otorite, kuvvet, karar alma inisiyatifi vb.

özelliklerin “erkeklere özgü” olarak nitelenmesi, erkek çocukların bebekliklerinden itibaren bu özellikleri besleyecek tarzda yetiştirilirken, kız çocukların sosyalleşme süreçlerinde benzer özelliklerin önünün başından itibaren kesilmesinin nedeni, budur.

Şurası ilginçtir; özellikle ataerkil geleneklerin yoğun olduğu coğrafyalarda -ki coğrafyamız bunlardan biridir- değer sistemleri adeta birbirlerinden ayrıştırılarak kutuplaştırılmış zıt değer çiftlerinden oluşmakta, bunlar münhasıran eril ve dişil cinsiyetlere yakıştırılmaktadır. Erkek çocuklar ileride ataerkil iktidardan paylarına düşecek olanın hakkını verebilmeleri için, saldırgan, vurucu-kırıcı, gözükara, hovarda, dediğim-dedikçi bir tarzda sosyalleştirilirler.

Mertlik, sözüne güvenilirlik, dürüstlük, kararlılık, sözünü sakınmama, adaletli olma, duygularını kontrol edebilme, acıya dayanabilme… “erkeklere özgü” olumlu değerlerden sayılır. Kız çocukların payına ise sessiz, uysal, evcimen, utangaç, çalışkan ve özgüven yoksunu olmak düşer.

Kadınları olumlayıcı sıfatlar ise iffetli, sadakatli, hamarat, marifetli, idareli, uzlaşmacı, yumuşak başlı, “vur ensesine, al lokmasını”, duygusal, sevecen vb.dir. Yani bu coğrafyada, ataerkinin dilinde kadınlarla erkeklerin sıfatları ayrışmıştır, erkeğe uygun olan kadın için yakışıksız sayılır; kadına uygun görülen ise “erkeği bozar”!

“Ilımlı” bir ilahiyatçı, Prof. Dr. Alaaddin Başar’ın şu sözleri, bu“kültürel dikotomi”nin yetkin bir örneğini oluşturuyor:

“... Soruyu bir de psikolojik yönden ele alabilir ve şöyle sorabiliriz:

Kadınla erkek arasında psikolojik yönden farklılık var mıdır? Bu soruya hiç tereddüt etmeden elbette diye cevap veririz. Kadınla erkek arasındaki psikolojik farklılık kendini çocukluk çağından itibaren göstermeye başlar. Erkek ve kız çocukların oyuncakları farklıdır.

Bir kız çocuğu en çok oyuncak bebekleri sever. Henüz evlilik nedir bilmediği o yaşlarda, bebeklerini bağrına basar, öper, elbiselerini değiştirir, beşikte sallar ve uyutur. Günün büyük bir kısmını onlarla geçirir. Erkek çocuk ise taksi, uçak, tabanca gibi oyuncaklara daha fazla rağbet gösterir.

Bu çocuklar büyüdüklerinde bu defa sohbetleri değişir. Erkeklerin toplantılarında daha çok iş hayatı yahut politika konuşulurken, kadınlarda ön sırayı ev eşyaları ve örgüler alır. Kabiliyet yönünden de iki cins arasında bariz bir fark var.

Erkek, terkip ve tahlilde, kadın ise taklit ve ezberde daha ileri. Bir misal ile anlatmak gerekirse; erkek bir mimari eseri ortaya koymakta, onun bütün bölümlerini güzelce yerleştirmekte, kadından daha ileri. Kadın ise, o eserin herhangi bir bölmesini ince nakışlarla süslemekte erkekten çok daha hassas. Erkek dış aleme daha açık. Şefkatte kadından geri, ama teşebbüs kabiliyetinde ileri. Kadın ise erkeğe nispeten daha içe dönük. Bunun en büyük faydası, yavrusuna ve yuvasına göstereceği ihtimam.

Bu iki cinsin zafiyetleri de farklılık gösteriyor: Erkekte, tahakküm ve baskı hastalığı mevcut. Kadında ise, gösteriş ve desinler belâsı. Kadının en bariz bir özelliği de hassasiyetidir. Buna ‘teessürilik’ deniliyor. Kadın, çevreden etkilenmekte erkekten daha hassas.

Dolayısıyla, telkine kapılmaya, aldatılmaya ondan daha müsait. Kadında sezgi gücü, erkekten çok kuvvetli. Değişikliğe ondan daha çok ihtiyaç duymakta, yenilik ve heyecana daha açık. Vücut büyüklüğü itibarıyla ve güç ile kuvvet yönünden, kadın erkekten genellikle daha geri.

Bunun neticesi olarak, sığınma ihtiyacı kadında kendini daha fazla hissettiriyor. Ama bazılarında bu ihtiyaç, aşağılık kompleksine dönüşüyor; bu da erkeklik kompleksi olarak kendini gösteriyor. Kadın, hayat arkadaşına (ona nispetle) daha çok bağlı. Ondan daha vefalı. Dünya sevgisinde erkekten çok ileri. Kadını bu psikolojisi içinde değerlendirmek ve onun erkekleşmesine değil, ideal bir kadın olmasına çalışmak gerekir. Etrafımıza şöyle bir göz atalım.

Bütün canlılarda bedenler ve ruhlar arasında mükemmel bir uygunluk var. Ceylan ruhunu, aslan bedenine sokmak ve onu aslanca davranmaya zorlamak, en başta o sevimli ruha zarar verir. Her kükreyişte ruhundaki letafetten birazını kaybeder; her hamlede kendi öz güzelliğinden bir parçayı harap eder. Kadın ve erkek eşitliği diyerek kadını erkekçe davranışlara itmek de en başta kadına zarar verir.

Aslında, bu vadide gösterilen kasıtlı ve yoğun faaliyetler, bir bakıma hiçbir şeyi değiştirememiştir. “Hüküm çoğunluğa göre verilir” kaidesinden hareketle şöyle diyebiliriz: Kadınlar yine fabrikatör olmaktan çok işçi, hâkim olmaktan çok kâtip, amir olmaktan çok sekreter, pilot olmaktan çok hostes, patron olmaktan çok tezgâhtardırlar. Zira, yaratılışı değiştirmek mümkün değildir.

Maalesef, kadına lâyık olduğu yeri bir türlü veremedik. Ya onun rızkı bize bağlıymışçasına, kendisine aşırı derecede hükmetmeye kalktık, ona haksız muamelelerde bulunduk, yahut, kendisine çok fazla fırsat verdik, onu erkekliğe heveslendirdik ve mahvettik.”[3]

Öte yandan kadın ve erkek bedenlerine dayandırılan bir dizi ****for, bu “kadınlık” ve “erkeklik” sosyal rollerini “doğallaştırmaktadır”.

Gerçekte sadece bir üreme ve idrar boşaltma aracı olan erkeklik organı, biyolojiyle hiçbir ilişkisi olmayan bir dizi ****forla [****forlar, gerçekliği yansıtması hiç de zorunlu olmayan, dilsel olaylardır. Hatta denilebilir ki, gerçekliği yansıtmak bir yana, onu kurgulayarak toplumsal ilişkileri payandalamada kullanılabilirler.

Örneğin pek çok kuş türünde yuva yapımına hem erkek hem de dişiler katılmasına karşın, “yuvayı dişi kuş yapar” hükmü, cinsiyetler arasındaki hiyerarşiyi doğrulamak üzere başvurulan, ve kadınlığa özgü toplumsal rolü onaylayan bir ****fordur. Tıpkı, insanlar arasındaki eşitsizlikleri meşrulaştırmak üzere müracaat ettiğimiz “Beş parmağın beşi bir mi?” ****foru gibi.

Öyle ya, elin parmakları farklı boyutlarda ve farklı yetilere sahiptir ama bu nedenle hiçbiri özel bir ayrıcalığa, diğerleri üzerinde tahakküm yetkisine filan sahip değildir…] kendisiyle doğrudan hiçbir ilişkisi olmayan pek çok kudretle donatılır.

“Başına buyruk”, “gemlenemez”, “güçlü”, “korkutucu”, “isteklerine anında ram olunması gereken”, “kaprisli” vb. bir “hükümdar” olarak tahayyül edilmesi, bir başka deyişle, eril cinsiyete atfedilen narsistik özelliklerle donanmış olarak kurgulanması, onu fizyolojinin bir parçası olmaktan çıkartarak bir tahakküm aracına, müstakil, ataerkil bir silaha dönüştürmektedir.

İnsan (kadın ve erkek) biyolojisinin bu tarzda sosyalleştirilmesi, sosyal ilişkilerin de “doğalmış” gibi görülüp kabullenildiği bir zihniyetin önünü açar.

Böylesine biçimlenmiş bir dişilik ve erillik dünyasında kadın-erkek ilişkileri, erkeklerin amansız, acımasız ve usta avcılar, kadınların ise her daim zalim avcının önünden kaçmak zorundaki av hayvanları olarak tahayyül edildiği bir cangılı verir bizlere.

Her isteği olabildiğince hızlı ve eksiksiz karşılanarak yetiştirilmiş, bütün bir yetişme sürecinde anasının (“Benim paşa oğlum”; “Koş ağabeyine su getir, kızım”; “Oğlum, bırak ben yaparım”) ve babasının (“Hadi oğlum, çek rakıdan bir fırt”; “Göster oğlum pipini amcalara”; “Komşu kızını zapteyle, bizim oğlan aşıktır”) tam desteğini arkasında hissetmiş ve eril egosu alabildiğine şişirilmiş erkek birey, dilediğini dilediği zaman elde etmeyi kendisine hak bilecektir, bundan böyle.

Hak bilecektir, çünkü toplumsal “rol”ü onu riski alan, hayatın ağırlığını doğrudan üstlenecek olan, toplumsal sorumlulukların birincil muhatabı, karar alıcı, yüklenici, gerçekleştirici olan, karısının ve çocuklarının ekmek sağlayıcısı, koruyucusu, kollayıcısı kılmıştır.

Bu “tamamlayıcılık” (Başbakan “kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum, kadın ile erkek birbirinin tamamlayıcısıdır,” derken tam da bunu kastetmektedir) doğası gereği, eşitsiz, hiyerarşik bir tamamlayıcıdır; toplumsal/siyasal iktidarın aile içerisindeki temsilcisi erkek, bu yükümlülüklerinden kaynaklanan “hak”larının münhasır sahibi olarak görür kendini.

“Tecavüz” böylesi bir zihniyet içerisinde “kültürel bir kod”a dönüşür. Erkeğin toplumsal yetkelerini destekleyecek aşırı bir ödül, savaşta yenik tarafı terbiye edecek bir silah,[4] ama aynı zamanda erkeklik ve kadınlık rolleri arasındaki toplumsal sınırları çizmeye yarayan bir tehdit…
Bu son söylediklerim üzerinde biraz durmama izin verin.

Kadın ve çocuk, birer “kişi” değil, “aile kurumu”nun vesayeti/himayesi altındaki varlıklardır, Türk(iye) insanının gayrıresmî zihniyetinde - yakın zaman öncesine dek “resmî”sinde de: cinsel suçları “aileye karşı suçlar” başlığı altında ele alan TCK değiştirileli daha ne kadar oldu ki? Aile, kolun içinde kırılacağı “yen”dir, kadın ve çocuğu, ama özellikle kadını bir kutsallık, bir dokunulmazlık hâlesiyle donatır… Aile kadını “sahipli”dir; erkekler dünyasındaki dile getirilmemiş uzlaşıya göre, sahipli kadına sahibinden başkası “dokunamaz”.

“Bacı”, “ana”, “yenge” ya da “bayan” olarak sonsuz bir erişilmezlik içerisinde masun ve erdemli kalabilir o. Tabii bu “kavli” bozacak “hafifliklerden” kaçınması, “sahipli” olduğunu hiçbir zaman aklından çıkartmaması ve karşısındakine de her zaman hissettirmeyi bilmesi koşuluyla… Bu koşullar altında, kamusal alana çıkmak zorunda kaldığı sınırlı anlarda bile, lokantalardaki “aileye mahsus” kısımların, otobüs koltuklarındaki “bayan yanları”nın, trenlerdeki “kadın kompartmanları”nın koruyuculuğu altında, rahat bırakılacaktır.

Ama kadın ailenin “koruyucu hâlesi”nin dışına çıkmayı, iki ayağı üzerine tek başına dikilmeyi seçtiğinde, işin çehresi apansız değişir. Bir kadın “aile kadını” değilse, “hiç kimse”nin kadınıdır - yani üzerinde bir “kavil” yoktur; herkesin (buradaki “herkes” erkeklerdir tabii ki) erişimine açıktır; o, “mubah”tır…

Daha da çarpıcısı; kimsenin “aile”si olmayan bir kadına yönelik cinsel şiddet, herhangi birinin “namus”una hâlel getirmediğine (çünkü “namus”, kadın için bireysel bir erdem değildir; ancak “aile” bağlamı içinde -yani babaya, erkek kardeşe ya da kocaya ilişkin olarak- bir anlam kazanır; tek başına olan, yani “aile” olmayan bir kadın için “namus”, ilişkinsiz bir kavramdır…) yani erkekler-arası zımnî “kavil”i bozmadığına göre, suç da sayılamaz - ceza yasaları ne derse desin… Olsa olsa, her canı çektiğini koparıp almaya alışkın, şişirilmiş eril ego için bir meydan okuma, bir yarış, bir ödüldür.

Şu hâlde tecavüz, ataerki dünyasında kadınlara yerlerini belletmeye yönelik bir düzenleyici, bir yaptırımdır aynı zamanda. “Tecavüze uğrama” korkumuz sayesinde hizada durur, geceleri pek sokağa çıkmaz, gündüz yolda yürürken sağa sola bakmadan gözlerimizi önümüze diker, suratlarımızı asarız. Tecavüze uğrama korkumuz tek başına yolculuk yapmamızı engeller, tanımadığımız erkeklerle konuşmamayı belletir, tek başına bir eve çıkmaktan alıkoyar bizleri. Tecavüze uğrama korkusu nedeniyle alabildiğine kahkaha atamaz, ne bileyim, sokaklarda sigara içemez, şakalaşmaktan, sesimizin yüksek çıkmasından dahi korkarız. Özetle, “tecavüz tehdidi” bizi terbiye eder: ataerkil sistemle uyumlu kılar kadınları.

Öte yandan, işin paradoksal yanı, “tehdit”in yalnızca “yabancılar”dan kaynaklanmadığıdır. Türkiye’de kadın ve çocuklara yönelik taciz/tecavüz olaylarının yabana atılamayacak bir bölümü, “tanış”, “yakın” erkeklerden, hatta “aile efradı”ndan gelmekte… Hâl böyle olunca da, “yabancı”lara karşı alınan bütün o tedbirler, yabancılarla konuşmaktan kaçınmalar, hava karardıktan sonra sokağa çıkmamalar, tek başına yaşamamalar, çocukları tembihlemeler… etkisiz kalmakta… Dahası, “aile” patentli cinsel şiddet iç bulandırıcı bir suskunlukla karşılanmaktadır; akrabalar, mahalleli, -intikal ettiğinde- karakol ve mahkeme tarafından…

* *
Gazetelerin üçüncü sayfalarından üzerimize saldıran haberlere bakacak olursak, toplumsal/kültürel patolojimizin git gide derinleşiyor… İşsizlik, pahalılıkla, geçim derdiyle, köşeye kıstırılmışlık, yetersizlik duygusuyla karşı karşıya kalan “kışkırtılmış erillik”, “kültürel mubahları” üzerinde boşaltıyor hıncını. “Aile-dışı” kadınlar olduğu kadar, kendi “mahremi”, yani “ailesi” olan kadınlar ve çocuklar üzerinde de… Yani “elinin altındakiler” üzerinde…

Sosyal/kültürel rolünü yerine getir(e)meyen, muktedir olamayan, yani evinin ekmeğini kazanamayan, kadınların, çocukların karnını doyuramayan, tüketim toplumunun zincirlerinden boşandırdığı “ihtiyaçlar” seli karşısında zavallılaşan, işten atılmış işçi, iflas etmiş esnaf, kredi kartı borcunu ödeyemeyen memur, ürünü tarlada para etmeyen çiftçi…

“Yukarısı” karşısında çaresizleştikçe, “aşağısı” karşısında saldırganlaşıyor… El kadar bebeler tecavüze uğruyor, vücutlarında sigara yanıklarıyla sokağa terk ediliyor; buluğa ermemiş kız ve erkek çocukların organları parçalanıyor; ve her gece evlerden kadın çığlıkları yükseliyor… Biyolojiden kaynaklandığı varsayılan “kültürel hak” yanılsaması, aslına rücu ediyor: “iktisadî-toplumsal patolojiye”…
*
* *
“Peki ya ne yapmalı?” dediğinizi duyar gibiyim… Ceza yasalarının değiştirilmesi, cezaların ağırlaştırılmasının kendi başına bir deva olmadığı/olamayacağı açık - kadın hukukçular bu konuda ısrar etseler de.

Sorun polisin, yargıcın eğitilmesi, “kadın sorunları”na duyarlı hâle getirilmesiyle de hâlledilebilecek kertede kolay değil… Kadın sığınma evleri vb. projeler de, kısmî ve geçici çözüm denemeleri olmanın ötesine geçemediği anlaşılıyor.

Kanımca çözüm, çok daha derinlemesine, çok daha geniş kapsamlı, köklü ve üç ana veçhesi olan bir “dönüştürme” edimini içeriyor…

Veçhelerden birincisi, kadın(lar)ın “aile-içi ya da dışı”, cinsel ya da değil, her türlü eril şiddet ya da şiddet tehdidi karşısında, iki ayakları üzerinde durabilecekleri maddî-manevî donanımının, özgüveninin sağlanması:
Yani ataerkinin geleneksel ya da modern tüm versiyonlarıyla mücadele etmelerine olanak veren, kişiliklerini güçlendirecek bir donanım sağlayan bir eğitim;

İnsan onuruna uygun, bağımsız bir geçimi olanaklı kılacak bir gelir getiren bir iş;

Genelde insanlar, özellikle de kadınlar arası dayanışmacı toplumsal ilişkilerin, yaşam koşullarında köklü dönüşümleri harekete geçirecek ve denetleyecek örgütlülüklerin desteklenmesi;

Kadınların tüm karar alma mekanizmalarına eşit katılımının, kamusal yaşamın tüm alanlarındaki mevcudiyetlerinin teşviki…

Başka bir deyişle, “Kadınların Kurtuluşu” perspektifinin içerdiği her şey…
İkinci veçhe ise, zihniyetlerin dönüştürülmesi ve tüm bir toplumun rehabilitasyonu ile ilgili:

Yani erillik ile dişillik arasındaki kültürel mesafenin azaltılmasına, her iki cinsiyetin birbirlerini tamamlayıcı ve denk olarak algılamalarına, özellikle erkeklerin cinselliği sonunda zafer kazanılacak bir savaş/fetih olarak değil de, rızaya dayalı, özgürce paylaşılacak bir insan sıcaklığı; kadınlarıysa “aile” kategorisi içinde değil, kendileriyle eşit haklara sahip “kişi”ler olarak görmelerine yönelik formel ve informel eğitim süreçlerinin devreye sokulması;

Kadın bedeninin bir teşhir nesnesi, üzerinden kazanç sağlanabilecek pornografik bir **** ya da örtülerek denetim altında tutulabilecek bir “has bahçe” olmadığı bilincinin yaygınlaştırılması;

Cinselliğin “yasak”lar, “ayıp”lar, “günah”lardan soyularak “insanîleşmesi”;

Yani toplumsal cinsiyete ilişkin algı ve rollerin eşitlikçi bir tarzda dönüştürülmesi ya da, geleneksel ya da modern ataerkilliğin zihinlerde yarattığı deformasyonların giderilmesi yönünde ısrarlı, inatçı bir “kültürel savaşım”…

“Ya üçüncü veçhe” mi? Tabii ki, tüm bu dönüşümleri olanaklı kılacak, toplumdaki her türlü sömürü ve tahakküm ilişkisini ortadan kaldırmaya yönelik, eşitlikçi-özgürlükçü bir devrimci atılım…

Bizim kuşak devrimin siyasal, iktisadi yönleri üzerine çokça düşünmekle birlikte, onun insanlar arasındaki ilişkileri nasıl dönüştüreceği konusunda fazla kafa yormadı.

Yeni devrimci atılım, sınıf gerçeğini hiç atlamadan, her türlü sömürü ve tahakküm ilişkisini, birbirleriyle olan bağlantıları içerisinde ele alarak sorgulamak ve dönüştürmek yükümlülüğüyle karşı karşıya.

Gündelik yaşamın devrimcileştirilmesi, bu anlama geliyor. Kişinin kendisini egemen kılan tüm konum ve ayrıcalıklardan vaz geçerbilmesi yeteneği.
Türkün Türk, erkeğin eril olmaktan kaynaklanan iktidarından vaz geçebilmesi.

Hem de “devrimden sonra” değil, hemen bugün!

Bu ise, “sosyalizm gelince”ye dek ertelenen bir edilginliği değil, ezilen cinsin ve ezilen ulusun, hayatın her alanına sinen ve gündelik mücadelesini gerektiriyor.

Yani erkeğe erilliğinden kaynaklanan iktidardan, Türk’e Türk olmanın tanıdığı ayrıcalıklardan feragat etmesini belletecek olan, kadınların, Kürtlerin (ya da diğer tahakküm altındaki kimliklerin) bugün, burada yürütecekleri mücadeledir…

Başka türlüsü de, emin olun, mümkün değil…

27 Temmuz 2010

N O T L A R

[1] 30 Temmuz 2010 tarihinde Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde (Dersim) “Biz Kadınlar Tecavüz Kültürünü Deşifre Ediyoruz” başlığıyla düzenlenen panelde yapılan konuşma… Demokratik Kadın Hareketi Bülteni, No:10, Eylül 2010…

[2] Virgina Woolf.
[3] Aktaran: Ahmet İnsel, “Muhafazakâr Demokratın Sınırı: Eşitlik”, Radikal İki, 25 Temmuz 2010, ss.1-4.

[4] Gerçekten de, “iktidar” o denli erildir ve askerî, siyasal, toplumsal veçheleri öylesine cinselliğe belenmiştir ki, savaşta ya da iç savaşta yenikler, tutsak düşenler o “yüce onur”dan, yani eril hassalardan “tard” edilirler derhal. Bunun aracı da, buradaki Kürt kardeşlerimin de çok yakından bildikleri üzere, “tecavüz”dür. Mağlupları aşağılamanın en kestirme, en etkili yolu, kadınlarına toplu tecavüzdür. Böylelikle erkeklik organı top, tüfek, el bombası, makineli gibi bir silaha dönüşmektedir askerin elinde… Irak savaşına katılan ABD’li kadın askerlere, erkek meslektaşlarının tutsak Iraklı kadınlara (hatta erkeklere) tecavüzlerini kahkahalarla izletip filme aldıracak kadar irkiltici ama etkili bir silah!
 
< Önceki   Sonraki >
Bu site en iyi Mozilla Firefox 2, Microsoft Internet Explorer 7 veya daha yeni sürümler ile görüntülenebilir.