|
Televizyonda yurdum kanalları, bir nevi işkence unsuru son zamanlarda .Her kanal ayrı akla zarar programlar yayınlıyor, halkımız da hipnoza uğramışçasına bu programları sektirmeden takip ediyor. Gün geçmiyor ki birileri birilerini ve bir yerlerini, bir yerlere emanet etmesin, başka bir yerlerde de sözüm ona meziyetlerini sergilemesin. İlk olarak, bir kültür silsilesi halini almış yemek programlarından söz edelim: Bir grup insan, gruba dahil olan diğer insanların evlerine sırasıyla konuk oluyor ve ev sahibinin yaptığı yemekleri kah gözlemleyerek kah tadarak analiz ediyor, akşamın sonunda da beğenisine göre ev sahibi kişiye puan veriyorlar. Hafta sonunda ise, en yüksek puanı alan yarışmacı büyük ödüle kavuşuyor. Onların değimi ile ‘format’ bu. Ancak programı baştan sona izlediğinizde başta söylediğim formatın epey eksik olduğunu görüyoruz. Misal; misafirperverliği ile her daim övünen halkımızın, bu programda, evine gelen misafiri bir dövmediği kalıyor ki bu da işin trajikomikliğinin sadece bir yüzü.Evreler halinde biraz daha inceleyelim bu olayı. Efendim, X kişisi, sıra onda olduğundan kelli, erken saatlerde izleyenlerin ancak yüzde 5’inin yapabileceği türden çılgın bir alışverişe soyunuyor.Alışveriş arabasını tepeleme doldurup evine dönüyor ve konuklarına bildirmiş olduğu mönüyü hazırlamaya koyuluyor.Bu X kişisi, sosyal statüsüne göre(Avrupa/Amerika vs. görmüşlüğü ile doğru orantılı olarak) ya tamamen yöresel yemeklere el atıyor ya da ‘Dünya Mutfağı’nın nimetlerini iç ediyor pardon,icra ediyor.Yemeklerin hazırlanması-ki misafirlere alenen giydirme olan bir takım yorumlarla da renklenerek- sonrasında da bu oyunun 2. perdesi de kapanıyor. Ve konuklar bilumum yapmacık hareketlerle birer birer sahneye davet ediliyor. Bir iki hoşbeşin ardından konuklar, özenle hazırlanmış, çatal bıçak kültürümüzün tavanda olduğunu hissettiren yemek masasına geçiyor ve film kopuyor. Bu noktadan sonra yarışmanın esas formatı devreye giriyor. Önceden belirlenmiş bir takım memnuniyetsizliklerle, müthiş bir senkronizasyonla masadaki herkes birbirini rezil rüsva ediyor. Şaklabanlıklar Darwin’i bile mezarında ters döndürecek raddeye geliyor, zira insanın maymundan geldiğini değil maymunun insandan geldiği tezi ortaya çıkıyor. Ekran başındakilerin de eminim büyük bir özveri ile sürdürdüğü tartışmalardan sonra garip bir dumur haliyle kapatıyorum televizyon. Derken bir evlendirme programıyla daha yeni dumur detaylarına yelken açılır…İstisnasız, Seda Sayan tadındaki sunucularıyla garip bir şenlik havasında geçen bu programla ne derece inisiyatifsiz bir halk olduğumuz vurgulanıyor. Çok amaçlı ve dahi çok çeşitli bir markete sipariş verircesine gelin/damat adayları bekleniyor dünyanın –evet, yurtdışından ithal istenen de var. En olmazsa olmazı ise evlenilecek insan kriterlerinden evi, arabası, sigortası olsun maddesi. E tabi canım, şu kriz ortamında iki gönül bir olunca samanlık seyran olur tezi çoktan çürümüş. Aşk mı, o da ne?! Hele bu programlara katılan 60 yaş üzeri insanlarımız var ki, ayrı hikaye her biri. Programlar çeşitlilikte ve abeslikte sınır tanımıyor, işte yeni akım: Kocam Size Emanet. Ulan emanet edilen yerde hayır yok, e be kadın sen bu işin sonucunu nasıl bir hayra bağlıyorsun?! Yurdumun klasik koca tipolojisinden fırlamış bir grup kıllı, göbekli ve alabildiğine maço(zira program sırasında bir tanesi , alenen, ben karımı ‘hem severim hem döverim’ söylemini kullanmıştır) adamları, ömr-ü hayatında düşmediği durumlara maruz bırakan müstesna bir program. Kaş aldırmalar, manikürler, pedikürler vs. bu kozmetik simülasyonunun ardından sıra ‘imaj’a geliyor ve adamlar modernlik adı altında palyaço bile olabiliyor.Bu aşamayı izleyen kısım ise, kocalarını emanet eden kadınların istekleri doğrultusunda bu ‘baştan yaratılmış’ adamları çeşitli dans dersleri bekliyor: Samba, salsa, tango vs. İşte böyle böyle hanımlarımız da memnun edilmiştir(!) tivi sektörü tarafından. Hayatımızın her alanını sömüren bu programların yanı sıra, si es ay Türkiye tadındaki ‘dedektiflik’ programları da var ki, değinmeyi ne yüreğim ne mantığım ne de midem kaldırıyor.Söyleyebileceğimiz tek şey; başınıza bir iş gelirse sakın ha korkmayınız. Yeri geldiğinde organize suçlar bölüm şefi, yeri geldiğinde cinayet masası dedektifi olabilen ve devlet kurumlarının - o kadar işi üzerine alıyor kadın- medar-ı iftiharı Müge Anlı yanınızda! Bütün bu saçmalıklar ışığında ortaya çıkan tablo ise içler acısı elbette. Zira birbirinden pespaye bu programlar , halkımızın ezelden beri uyumakta olan farkındalığını hepten bayıltıyor. Ne bayıltması, öldürüyor! En büyük derdimiz; Süleyman Bey’in yemeklerine haksızlık edilmiş olduğu, Fikriye kızımızın evde kalmışlığı, Mahmut’un tangodaki başarısızlığı…Ha bir de canım medyamızın en sevdiği rant kapılarından biri olan cinayet ve kaybolma haberleri. Televizyonları böyle programlarla donatan medya patronları, artık hesabı tutulamayan tersanelerdeki işçi ölümlerini, sendikaya üye olduğu gerekçesiyle ya da keyfi nedenlerden ötürü işinden olan yüzlercesini, cezaevlerinde ki insanlık dışı uygulamaları, krizin de körüklemiş olduğu, ayyuka çıkmış aile içi şiddet olaylarını vs. kolayca hasır altı edebileceğini planlasa da bu oyunları boşa çıkaracak insanlar var hala ! Ve bu sahne temizlendiğinde de halkımıza yapılan uzaylı muamelesini de bertaraf etmiş olacağız. ortakyasam.org |