|
Yazar Alınteri
|
|
17/10/2010 |
Vedat Türkali bir romanında şunu söyler: “Bu ülkede 3 K olmak çok zor… Kürt, Kadın ve Komünist” Evet gerçekten de bu ülkede 3 K olmak çok zordur. Ama bu tanımda, sizce de eksik bir şey yok mu? Bulamadınız mı? O halde biraz da örneklere bakalım…
Geçenlerde T24 adında bir internet haber sitesine aynı gün yan yana iki haber konuldu. Birincisi ülkemizin “Medar-ı iftiharı” MÜSİAD üyesi genç işkadınlarıyla ilgili… Yaş ortalaması 28-30 olan bu genç işkadınları hayata gözlerini muhtemelen bize her akşam izletilen dizilerin “rüya” gibi evlerinden birinde açmışlar. Özel okullarda okuduktan sonra yurtdışında yaptıkları masterla hiç tökezlemeden yola devam etmişler. Şimdilerde hepsi büyük holdinglerde üst bir konumda çalışmakta aynı zamanda dinci-gerici sermayeyi temsil eden MÜSİAD’da aktif rol almaktalar.
Bu kadınların kimi MÜSİAD’ı erkek egemen sandığını ama içine girip çalışmaya başladıktan sonra fikrinin değiştiğini ve kadın-erkek eşitliği olduğunu’ da ifade ediyor. Ve örnek olarak her sene kadın sayısının arttığından bahsediyor.
Bu kadınların bir de hobileri var… Değinilmeden geçilecek gibi değil çünkü bu hobiler bizim sabahın köründen akşama kadar çalışmaktan ayakları nasır bağlayan kadın işçilerimizin ya da güneşin yakıcı sıcağında tarlada çalışmaktan kararan köylü kadınlarımızın belki de hayatlarında duymadığı şeyler… Mesela şu cümle 1981 doğumlu Zeliha Kurt Erdemir‘e ait; “Takı tasarımı yapıyorum. İçinde adrenalinin olduğu herşey ilgimi çekiyor. Amerika’dayken Bungee Jumping (1) ve Los Angeles Six Flags’deki Roller Coaster’ları (2) defalarca denememin sebebi adrenalin tutkum olsa gerek”.
Şimdi de başka bir kadın profiline bakalım. Bu kadın bize yakın çünkü bizim hayatlarımızdan pek de farklı değil onun hayatı; üstelik sorunlarımız da ortak… Sakarya’da yaşayan Emel Akyüz çocuklarını okutabilmek için minare boyuyor. Düşüp ölme riski olduğu halde metrelerce yüksekliğe emniyet kemeri olmadan çıkıyor. Bugün cesaretinden dem vurarak haber yapan ikiyüzlü burjuva medya yarın, emniyet kemeri ya da bir güvenlik olmadığı için düşüp öldüğü zaman arkasından timsah gözyaşları dökecektir. Ve şimdi dönüp tekrar bakmak gerekir sorun sadece kadın olmak mıdır? Ya da daha da doğrusu, bu iki ayrı kadın profili aynı “kadın paydası”nda mıdır? Onların hayatları, sorunları, yedikleri, içtikleri, giydikleri, zevkleri, dertleri, tasaları aynı mıdır? Çocukları için metrelerce yükseğe çıkan ve kendisini “Allaha emanet” eden işçi Emel’le, adrenalin için bungee-jumping yaptığını ifade eden MÜSİAD üyesi iş kadını aynı mıdır?
Elbette kadının yüzyıllara dayanan ezilmişliği en başta bir cins sorunudur. Kadın, sadece kadın olduğu için prangalarla başlar hayata. “Kadın-erkek” eşitliği hakkında burjuva devletin tüm safsatalarına rağmen, kadının, toplumsal yargılar ve geleneklerle sürekli kökleşen ve yasalarla, sistemin ideolojik saldırı araçlarıyla desteklenen zincirleri varlığını korur. Fakat ironik bir şekilde yan yana düşen bu iki haberdeki kadın profilleri, bize, olayın feministlerin baktığı gibi salt bir cins sorunu olmadığını ve olamayacağını da gösterir. Zaten burjuvazinin “geliştiğini” iddia ettiği eşitlik de MÜSİAD gibi patronlar sınıfında gelişir. İşçi Emel tüm bu eşitlik edebiyatının ardından hala minare tepelerine çıkmak zorundadır. Sorun özünde bize gelir ve farklı bir şeyi dayatır. Kadının kurtuluşu bu sebeple asla tekyanlı görülemez çünkü bıçağın iki keskin kenarı vardır.
O zaman eksik şudur girişteki cümlede: Zor olan sadece kadın olmak değil “işçi kadın” olmaktır, “köylü kadın” olmaktır; evde çocuklarına bakan ve ev işlerinin öldürücü bıktırıcılığıyla hergün dört duvara hapsolan ve “ev hanımı” şeklinde saçma bir sıfatla nitelendirilen kadın olmaktır. Zor olan budur.
Yüzyılların ezilmişliğini artık genlerinde taşır hale gelmiştir bu kadınlar. Baba evinde babaya sonrasında kocaya hizmet ve itaat edilir. İşyerinde de patrona. Patronun kadın ya da erkek olması bir şey değiştirmez halbuki. Bu öyle bir kısır döngüdür ki aile içinde kız çocukları bu itaat etmeyi ve eşitsizliği ilk başta anneden öğrenir. Erkek çocukları da hizmet edilmeyi, kadın üzerinde egemenlik kurmayı ve kendi cinsinin “doğuştan” gelen üstünlüğünü… Kapitalist sistemin en küçük- çekirdek birimidir aile ve her şey buradan başlar biraz da. Sonrasında hayatlarımızı ve bilincimizi kuşatan din girer. Kök salmış gelenekler, toplumsal yargılar girer devreye…
Kadının bu ezilmişliği kabul etmesi demek çocuklarına da başeğmeyi öğretmesi demektir.. İşte bu yüzden kadın başını kaldırınca farklılaşır her şey.
Ama başkaldırmak baba-ağabey ve kocayla da sınırlı kalamaz/kalmamalıdır! Ezilmişlik ve sömürü kadın olmakla sınırlı değildir çünkü. Hem kadın hem işçi-emekçi olduğun içindir. Ve aynı çark işçi-emekçi erkekleri de öğütmektedir. Vedat Türkali’nin dediği gibi 3 K olmak zordur. Ama işçiysen…
(1) Bungee Jumping: Bireylerin yüksek bir yerden (örneğin bir köprü) aşağıya atladıkları ve esnek bir halatla yukarı çekildikleri heyecan verici bir etkinliktir. Çoğunluğun adrenalin hücumunun doruğu olarak tanımladığı bu etkinlik, neredeyse sadece eğlence için -nadiren de spor olarak- yapılır.
(2) Roller Coaster: Büyük lunaparklardaki hız trenine verilen ad.
[Alınteri'nin Ekim 2010 tarihli 9. sayısından, “Ekmek ve Gül” sayfasından alınmıştır] |
|
Son Güncelleme ( 17/10/2010 )
|