|
“Kişinin özgürlüğü kendi bağımlılığının farkına varmasıyla başlar.”[1]
“Kadın Sorunu”, bir “sorun” olarak, insan(lık)ın eşitlikçi-özgürleşme öyküsünün bizatihi kendisidir… Cins(ler)in eşitsizliği üzerinde yükselen soru(n), özü itibariyle bir iktidar meselesidir; evveliyatından bugün(ler)e kadar… Ezenin erk-ek, ezilenin ise kadın olduğu bu öyküyü Ademle Havva’ya kadar geri götürebilirsiniz. Hani kadının şeytanla (yılanla) işbirliği yaparak erkeği kandırıp, bilgi ağacının meyvesini yedirdiği zamana kadar! Kadın(lar)ın “öteki”leştiril ip, ataerkine rehin kılındığı kadim hikâye mitolojiden modern -kapitalist- topluma “üç aşağı-beş yukarı” aynı minvalde tezahür ediyor…
KADINLIK DURUMU
Bunun kanıtı, “Kadın(lık) Durumu”dur. Köle ticaretinin yasaklanmasının üzerinden 500 yılı aşkın bir süre geçmesine karşılık, UNESCO’nun verilerine göre çağımızda hâlen milyonlarca insan kölelik koşullarında yaşıyor. “Modern” köleler uluslararası insan kaçakçılarının, özellikle de fuhuş şebekelerinin kurbanı oluyor. Bunların ağırlıklı bir kesimi fuhuş için kaçırılan kadınlardan oluşan “seks köleleri”.
‘Kadın Ticareti: Modern Kölelik Endüstrisine bir Bakış’ başlıklı kitabında durumu değerlendiren yazar Siddarth Kara’nın tahminlerine göre 2006 yılı itibariyle dünyada 28 milyonu aşkın köle bulunuyor. Köle durumda olan insanların yüzde 80’inin kadın olduğunun altını çiziyor. Sözkonusu kadınların yüzde 50’sinin 18 yaşın altında olması ise acı bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Ekonomik krizle birlikte birçok kesimin fakirleşmesinin ardından seks kölesi kaçakçılığının arttığını belirten Porteous, kurbanların genelde az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden getirildiğini ifade etti.
BM’nin 2006 tarihli, ‘Kadına Karşı Şiddetin Araştırılması’ raporuna göre, 113 ile 200 milyon arasında kadın demografik olarak “kayıp” (yok) görünmektedir. Ya doğar doğmaz öldürülmüşler (erkek çocuğun kız çocuğa tercih edilmesi) ya da erkek kardeşleri ve babalarıyla eşit derecede gıda ve tıbbi olanaklara ulaşamamışlardır… Fuhuşa zorlanan ya da bunun için satılan kadınların sayısı yılda 700 bin ile 4 milyon arasındadır. Cinsel kölelik düzeninden elde edilen kazançlar yılda tahminen 12 milyar dolardır… Bu işin sadece bir yanı; öte yandan dünyadaki işlerin 3’te 2’sini kadınların yapmasına karşın toplam gelirden ancak 10’da biri kadar pay aldığına işaret eden Ekonomi Muhabirleri Derneği’nin Başkanı Özlem Doğaner, “Dünya, bu süper kadınların emekleri ile dönüyor, ama gelirden aldıkları pay çok düşük” diyor! Evet, kadınların yerküredeki durumu vahim!
Ali Muhammed Fahru’nun, “Sudanlı bir kadın gazetecinin pantalon giydiği için cezalandırılması İslâm’daki adalet ruhuna uymadığı gibi, Arapların bu devirde hâlâ köle gibi gördükleri kadına şiddet uygulama eğilimini yansıtıyor,”[2] dediği tabloda Somali’de bir kadın zina yaptığı gerekçesiyle taşlanarak öldürüldü, birlikte olduğu erkek de 100 kırbaç cezasına çarptırıldı. Somali’deki İslâmcı El Şebab militanlarına bağlı yargıç Şeyh Abdirahman, 20 yaşındaki kadının 17 Kasım 2009 günü Wajid kenti yakınlarında kalabalık önünde taşlanarak öldürüldüğünü duyurdu…
Bunun yanı başında Batı Afrika ülkesi Mali’de on binlerce kişi, evlilikte kadınlara erkeklerle eşit haklar veren yasayı protesto etmek için sokaklara döküldü. Ülke çapında gerçekleşen protesto gösterilerinde erkeklerin yanı sıra kadınların da protestocular arasında yer alması dikkati çekti. Yeni aile yasasındaki evlenme yaşını 18’e çekip, “çocukların velayetini babaya veren” maddedeki “baba” ibaresinin “ana baba” ile değiştirilmesine kızan kalabalığın “Bu yasa Mali halkını böler”, “Bırakın kadın kadın, erkek erkek kalsın”, “Batı medeniyeti bir günahtır” yazılı pankartlar taşıdığı görüldü. Başörtülü kadınların gösteride “Tanrıya riayet et” sloganına, erkekler “Allahüekber” nidalarıyla karşılık verdi… Ayrıca Irak’ta bir yerel meclis, kadın vekillerin işe bir erkek eşliğinde gidip gelmesini kararlaştırdı… Vasit vilayet meclisinin oybirliğiyle aldığı karar uyarınca, kadın vekiller, “ahlâklarının korunması” için yanlarında erkek refakatçi ile işe gidip gelecek... Sonra İran Meclisi’nde komisyondan geçen “Aileyi Koruma Yasası”, eşi 6 ay boyunca uzakta olan, hapse giren veya ölümcül bir hastalığa yakalanan erkeklere, eşlerinden izin almadan başka biriyle evlenme hakkı tanıyor. Ayrıca, boşanma hâlinde kadının alması öngörülen nafakayı “geleneksel” ve “gelenek dışı” olarak iki bölüme ayırıyor, ancak bu ayrımın neye göre yapılacağını belirtmiyor. İran’da erkeğin eşinden izin alarak dört kez evlenmesi mümkün…
Suudi Arabistan’da evlilik konulu bir konferansta konuşma yapan bir hâkim, “erkeğin müsrif karısını dövebileceğini” söyledi. ‘Arab News’in haberine göre, Suudi Arabistan’da evlilikte şiddet konulu seminerde konuşan hâkim Hamid Errazin, “Mesela kadın erkeğin verdiği 1200 riyalin 900’üyle pahalı kara çarşaf satın alırsa, dayağı hak etmiş olur,” dedi... Hayır; iş bunlarla da sınırlı değil! Suudi Arabistan’da 80 yaşını aşmış bir kişinin 11 yaşında bir kız çocuğuyla evlendirilmesi, ülkedeki insan hakları örgütlerini ayağa kaldırdı. Kızını evlendirme karşılığında aynı zamanda kuzeni olan damattan 85 riyal (31 bin TL) alan baba ise, eşinin itirazlarına rağmen küçük kızı evlendirme kararını savunarak “Yaşı umurumda değil. Sağlığı ve fiziğiyle evlenmeye uygun. Annesinin ne düşündüğü de önemli değil” dedi… Sadece “Doğu” mu? Hayır “Batı”da da benzer şeyler yaşanıyor!
Vatikan’ın resmi yayın organı ‘L’Osservatore Romano’, kadınların özgürleşmesi ve gelişimi açısından çamaşır makinesinin icadının, doğum kontrol hapının bulunmasından ya da kadına çalışma hakkı tanınmasından çok daha önemli olduğunu savundu… Gazetede Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle yayımlanan Katolik kadın yazar Lucetta Scraffia imzalı yazıda, “Batılıların XX. yüzyılda kadını özgürleştirmek için yaptıkları en önemli şey nedir? Kimileri doğum kontrol hapı, kimileri kürtaj, kimileri de kadının ev dışında çalışma hakkının en önemli şey olduğunu ileri sürüyor. Ama daha cesur davranmaktan çekinmemek lazım: Aslında en önemlisi çamaşır makinesidir,” denildi... “Batı” dedim; Nicola Clark’ın dikkat çektiği üzere, “Birçok ülkede işgücünün en az yarısını temsil etmelerine rağmen kadınların şirketlerdeki gücü hâlâ çok az. Avrupa Profesyonel Kadın Ağı’na göre 2008 yılında AB’de en üstteki 300 şirketin yönetim kurulu üyelerinin yüzde 9.7’si kadındı. 2004’te ise bu oran yüzde 8’di...”[3] Bununla birlikte Zülal Kardelen’in ifadesiyle, “İran’da çalışma hayatında kadınların oranı yüzde 42. Bu oran, dünya ortalaması olan yüzde 58’in altında olsa da, Ortadoğu’daki en yüksek seviye. Fakat buna karşın, parlamentonun ancak yüzde 2.8’i kadınlardan oluşuyor. Ortadoğu ve Afrika’da yüzde 9 olan ortalamanın çok gerisinde…” Hasılı kadın-erkek eşitsizliği, XXI yüzyılda da, hâlâ insanlığın en önemli sorunlarındandır; güncelliğini korumaktadır. Dini argümanlardan kapitalizme uyarlanmış ataerkine dek hâlâ ve kaçınılmaz olarak eşitlik-özgürlük mücadelesi yürütmeye mahkûm olan kadın mücadelesi açısından, “evcilleştirili p”, “düzeniçi” sınırlara çekilmek istenen 8 Mart’ın özel bir önemi vardır.[4] Nasıl mı? “Kıvılcımını bir işçi hareketinin çaktığı, ancak zaman içinde kapitalizmin dişlilerine takılarak anlamından çok şey yitiren, -bilinen daha doğrusu dayatılan adıyla- 8 Mart Dünya Kadınlar Günü her yıl olduğu gibi bu yıl da sağlam bir malzeme olarak yetkili merciler tarafından iştahla tüketildi. Kadınlara karşı olan her ‘şey’ konuşma metinlerinde, türkülerde, söyleşilerde en ağır şekilde eleştirildi; ana-kadınların kahramanlık destanları, çocuk-kadınların iç burkan anıları, hem bebek hem kariyer yapanların başarıları harmanlanarak yayımlandı... Siyasiler yerel seçimler için cinsiyetimize methiyeler düzerken, markalarını daha fazla pazarlamak isteyenler ‘tükettiğin ölçüde kadınsın’ mesajını taşıyan ilanlarıyla beyin tacizinin dozunu her özel günde olduğu gibi yükselttiler,” der ya Nurgül Eryeşil, işte öyle…
ATAERKİL YAPI(MIZ)
Ya coğrafyamız?! Coğrafyamızdaki ataerkil yapı?! O da, dünya ortalamasından vahim eğilimler içeriyor… “Her Türk asker doğar”… “Biz erkek bir milletiz”… “Karı gibi gülme”… “Sana erkek sözü”… “Kodum mu oturturum”… “Türk’e Türk’ten başka dost yok”… “Erkeksen çık karşıma”… “Kızını dövmeyen, dizini döver”… “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin”… “Saçı uzun, aklı kısa”… “Kızı kendi hâline bırakırsan ya davulcuya varır, ya zurnacıya”… “Ananı avradını kızını kısrağını...”… “Ananın örekesi”... Gündelik dilden, ajans haberlerinden ve halk deyimlerinden açığa çıkan bu psikopataloji toplum(umuz)un da aynasıdır bir bakıma... Faruk Nafiz de bir şiirinde şöyle anlatıyordu o psikopatolojiyi: “Ninem beş yüz altına alınmış bir köleydi,/ Dedem beş yüz altını sayan bir derebeyi./ Kurt kanı, köpek kanı birbirine karıştı,/ İkisinden ortaya çıktı bir kurt köpeği./ Ben ninemden kölelik, dedemden kin almışım;/ Çini bir kâse kadar başkadır içim dışım./ Elini öpmek için yalvarsa da bakışım,/ Isır diye tepinir gözlerimin bebeği.” Şimdi gelelim “resmi”, yani “uydurma tarihler”in üstünde hiç durmadığı, ama Faruk Nafiz’in yukarıdaki şiirinde de ima ettiği bazı temel gerçeklere. Hemen hemen 1850’lere kadar İstanbul’da, Kapalıçarşı’nın Nuruosmaniye kapısı dışındaki “Köle pazarı”nda, nerdeyse okkayla satılıyordu yoksul kadınlar. “Köle pazarı”na gittiğinde, gözünün tuttuğu bir kızcağızı evire çevire iyice inceledikten sonra satın alıyor; bir süre sonra da canın isterse, yine götürüp satıyordun pazarda. Üstüne üç beş kuruş daha verip, bir yenisini alma olanağın da vardı. Divan edebiyatında ise “kadın düşmanlığı”, rekorlar üstüne rekor kırmaktadır. İşte Kalayi Refi Efendi’nin mısraları: “Mısraf-ı beyt ejderiyle uğraşırken rüz-ü şeb (Gece gündüz ev masrafı ejderiyle uğraşırken)/ Akrep-i banu da bir yan sokmadadır nişteri (Hanım akrep de bir yandan sokmaktadır neşteri)” Şu dizeler de Hamdullah Hamdi Efendi’den: “Keyd ile zen azizi har eyler (Kötülükle kadın, kutsal kişiyi eşeğe çevirir)/ Mekr ile fikrini figar eyler (Düzenbazlıklarıyla fikrini yaralar perişan eyler)” Lamii Efendi ise, sövgüyü daha da artırıyor: “Zenlerin dışlarına aldanma İçleri dopdolu hasasettir (kötülüktür)/ Mekr-ü tezvir-i fitne vü telbis (Düzenbazlık, uyduruculuk, kışkırtıcılık ve sahtekârlık)/ Bunlara sanat-ı verasettir (Sanat olarak miras kalmıştır onlara)” Sümbülzade Vehbi Efendi de şöyle bir uyarı da bulunuyor: “Bilirim sanma sakın mekr-i zeni (Kadın düzenbazlığını)/ O bulur bilmediğin bir düzeni” Sadrazam Ragıp Paşa da, kadınlardan kuşkuludur: “Biz cihanın hıyel-i nakşına meftun değiliz (Biz dünyanın nakışlı hilelerine vurgun değiliz)/ Bilürüz mekr-i zeni hasılı mecnun değiliz (Kadın düzenbazlığını biliriz, deli değiliz)” Ve şu öğüt de Rasih Efendi’den: “Sakın aldanma avretin sözüne/ Merd isen bakma onların yüzüne” Fazıl Efendi ise, tüm dünya kadınlarını ayağa kaldıracak bir küstahlıkla saldırıyor kadınlara: “Er olan bir ola mı kancık ile/ Anulur mu keçi kıvırcık ile…”[5] Örnek(ler) çok! İşte bir kaçı… Adıyaman’da evlerinin bahçesinde oturur hâlde gömülü bulunan Medine’nin, ailesi tarafından bilinci açıkken canlı canlı toprağa verildiği ortaya çıktı… Siirt’te ailesinin saldırısından kurtulmak için altıncı kattan atlayan N.E.’yi daha sonra bıçaklayan amcası, “Bu kızı mutlaka öldüreceğim,” diye bağırır… Muş’ta, 19 yaşında bir gençle imam nikâhı kıyılan 14 yaşındaki Havva Üzüm, 2 ay sonra kendini tavana asar… Adalet Bakanlığı verilerine göre kadın cinayetleri, 2002’den 2009’a kadar yüzde 1400 oranında arttı. 2009 yılında kadın cinayetleri ciddi oranda yükselirken, 2010 yılının sadece Ocak ayında kadınların payına yine ölüm, taciz ve tecavüz düştü. 2010 yılı Ocak ayı verilerine göre 30 gün içinde 16 kadın katledilirken, sadece yargıya yansıyan tecavüz sayısı ise 28 oldu. Verilere göre 14 kadının şüpheli ölümü kayıtlara intihar olarak geçti ve 3 kadın ise isteği dışında kaçırıldı. Bu tablo ataerkil yap(mız) açısından “kaçınılmaz”! Çünkü… 14 yaşındaki B.Ç. adlı kız çocuğuna cinsel tacizde bulunduğu iddiasıyla tutuksuz yargılanan ‘Vakit’ gazetesi yazarı 76 yaşındaki Hüseyin Üzmez’e adliye girişinde ve çıkışında şemsiyeyle vurup yumurta fırlatan kadınlara 7.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açılan; Somut araştırma verileri de göstermektedir ki, kadın medyada gerek istihdam, gerek konu olma açısından yerleşik egemen düşüncenin ayrımcı yaklaşımlarına hedef olmaktadır. Örneğin RTÜK kaynaklı bir araştırma göstermektedir ki, TV programlarında kadınlar yüzde 40 oranında “anne”, yüzde 19.9 oranında “cinsel nesne olarak”, yüzde 10 oranında “eş” olarak sunulmuştur. Kadının “başarılı kadın” olarak sunumunun ise yüzde 8.9 olarak gerçekleştirildiği tespit edilen; Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin AKP’nin politikaları paralelinde Halk Eğitim Merkezleri’ne alternatif olarak devreye soktuğu meslek edindirme kursları BUSMEK koordinatörlüğüne atanan ve ilk toplantıda kadın yöneticilere, “Burası geneleve dönmüş. Ben dişilerle çalışmam” denilen; ‘Açıköğretim Fakültesi Jandarma ve Polis Önlisans Meslek Eğitimi’ programında çıkan final sorularında, “Aşağıdakilerde n hangisi kadına özgü bir davranış olarak kabul edilir?” ‘a-) Çokbilmişlik’, ‘b-) Baskıcılık’, ‘c-) Konuşkanlık’, ‘d-) Mantıksal düşünme’ ve ‘e-) Kendine güvenme’… şıklarının yanıtının “c-) şıkkı yani ‘konuşkanlık’…” olabildiği cinsiyetçi söylemin coğrafyasıdır Türkiye!
COĞRAFYAMIZDA KADINLIK DURUMU
Coğrafyamızda kadın(lar)ın durumu, tek kelime ile “vahim”dir! Örneğin Türkiye’de 9 milyon 808 bin kişinin herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna kaydı olmadan çalıştığı belirlendi. 6 milyon 172 bin kişilik kadın istihdamının yüzde 59.8’i kayıt dışıdır.
Türkiye’de 15.7 milyon erkek istihdamına karşı, kadın istihdamı ancak 5.6 milyonda kalmıştır. Yani, çalışabilir yaştaki 25.4 milyon kadından yaklaşık 20 milyonu, işgücüne dahil edilememiştir. İstihdam edilen kadınların yüzde 44’ü tarımdadır. Erkeklerdeyse bu oran sadece yüzde 19’dur. Zaten az olan kadın istihdamı, aynı zamanda nispeten düşük üretkenliğe sahip. Çünkü tarımdaki kadın istihdamının yüzde 74’ü, ücretsiz aile işçisi statüsündedir. Ama daha çarpıcı olanı, 1 milyon 259 bin işverenin sadece yüzde 7’si, 83 bini kadındır.
Türkiye’deki kadının durumuna bakacak olursak, gelişmiş ülkeler düzeyinde eğitimli, meslek sahibi kadınların yanı sıra, 25 yaş üstü 16.897.656 kadın nüfusunun 13.871.060’ı (4.625.828’i okuma yazma bilmeyen, 1.270.255’i okuma yazma biliyorum diyen ancak ilkokulu bitirmemiş, 7.644.977’si ilkokul mezunu olmak üzere) en çok ilkokulu bitirmişler ve ancak yüzde 17’si istihdam edilebilmekte, düşük ücretli ve iyi olmayan koşullarda çalışmaktadırlar. Çoğu kez kayıt dışı, sosyal güvenliği olmayan iş bulabilmektedirler. Kadınların sadece yüzde 3.9’u üniversite mezunudur. Eğitim düzeyi kadının işgücüne katılımını güçlendirmektedir; nitekim üniversite eğitimi alan kadınların yüzde 70’i çalışmaktadır. Önemli bir ek daha: 2000 yılında ülkemizde kadın istihdam oranı yüzde 36 iken 2009’da yüzde 22... (Bu oran AB ülkelerinde yüzde 58’dir!)
Bunun yanında Türkiye, siyasette kadının yeri açısından sınıfta kalan bir tablo sergiliyor. 3 bin 500’e yakın belediyeden yalnızca 17’sinde kadın belediye başkanı bulunuyor. Kadın belediye başkanlarının oranı yüzde 0.56’da kalırken, 550 milletvekilinden ise yalnızca 50’sini kadınlar temsil ediyor. Kadın milletvekili oranı yüzde 10’u bile bulmuyor. Ayrıca birkaç şey daha: Türkiye’deki evliliklerin yüzde 30’unun 12-19 yaşlarında yapılıyor. Türkiye genelindeki 54 kadın sığınma evinde 18 yılda yaklaşık 10 bin kadın ve 7 bin çocuğa hizmet verildi.
Özetin özeti: BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) ‘Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi’ne göre Türkiye, kadınların toplumsal hayata aktif katılımını ölçen endekste 109 ülke içinde 101’incidir. ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’ verilerine göre kadının işgücüne katılımında 130 ülke arasında Türkiye 125. sıradadır!
ŞİDDET!!! TACİZ!!!
‘Pozitif Yaşam Derneği’ aktivisti Murat Yüksel’nin, “1985-2002 arası 2 bin 200 kişi öldüğüne, bunların da yüzde 75’inin kadın olduğuna” dikkat çektiği Türkiye’de; “Kadınlarımızın durumu gerçekten zor. Kadınların yüzde 39’u fiziksel, yüzde 44’ü duygusal, yüzde 40’ı ekonomik şiddete uğruyormuş. Evli 10 kadından 3’ü eşinden fiziksel ya da cinsel şiddete, 10 gebe kadından 1’i şiddete maruz kalıyormuş… Ve daha niceleri…” diyor Bülent Habora… Prof. Dr. Yakın Ertürk, Türkiye’nin kadına yönelik şiddet konusunda uluslararası alanda bir “şiddet ülkesi” olarak görüldüğünün altını çizerken; ‘İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi’ verilerine göre, her üç kadından birinin fiziksel şiddet gördüğü Türkiye’de, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü’nün ‘Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması 2008’in sonuçlarına göre, kadınların dörtte biri, kocaların dayak gerekçelerinden “en az birini” doğru buluyor! ‘Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet’ araştırmasına göre de Türkiye’de her 10 kadından 4’ü eşinden fiziksel şiddet görüyor… Ayrıca ‘Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nce yapılan ‘Türkiye’de Ev Cinayetleri Araştırması’na göre, eşe yönelik cinayet ve cinayet girişimi olaylarının yüzde 52’si kadınlar, yüzde 32’si erkekler tarafından gerçekleştiriliyor… Nihayet kadın öğretmenlerin yüzde 33.4’ü işyerinde amirinin, veli veya öğrencisinin şiddetine uğradığını söylüyor. Yüzde 30.8’i yeniden dünyaya gelebilse erkek olmak istediklerini ifade etmek zorunda kaldıkları ataerkil yapı(mız) ayrıca, tecavüzün “kardeşi” tacizle de malûldür! Örneğin Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serpil Aytaç’ın araştırmasına göre üniversite öğrencilerin yüzde 86.9’u cinsel taciz mağdurudur.
“ERKEĞİ ÖLDÜRMEK”
Buraya kadar sıraladığım somut veriler; “Bu memleketin kadınlarını erkek şiddetinden koruyabilmek için milyonları barındırabilecek dev bir korunma evi gerekiyor. Kadınlar, orada mülteciler gibi kendilerini incitmeyecek bir dünyanın rüyasını görmeli,” diyen Yıldırım Türker’i doğruluyor! Ya da “Ey erkekler! Şiddetin nedenini aramaktan vazgeçin ve kendinizle yüzleşin. Erkeklik dediğiniz şeyin yüzde 90’ının şiddet olduğunu göreceksiniz,” diye haykıran Elif Gazioğlu’nu… Görülmesi gerek: “Kadınlarını erkeklerin malı gibi gören toplum... Kadınlarını ikinci sınıf vatandaş gören toplum... Kadınlarını aşağılayan toplum... Kadınlarını öldüren toplum... Kadınlarını koruyamayan toplum...” bizimkisi… “2006 yılında aile içi cinayet davası sayısı 295… 2008 yılında ise 292… Resmi araştırmalara göre Türkiye’de her 10 kadından 4’ü fiziksel ya da cinsel şiddet görüyor… Türkiye genelinde, fiziksel ya da cinsel şiddet görmüş kadınların oranı yüzde 41… Neredeyse kadınların yarısı (resmi olarak saptanabilen sayılara göre) şiddet görüyor…” Bunlar net biçimde karşımızda… Yani “Kadınları namus uğruna eve kapatan... Kadınları namus uğruna döven... Kadınlara namus uğruna söven... Kadınları namus uğruna öldüren... ‘Namuslu’ erkeklerden oluşan bir toplum”dur[6] sözünü ettiğimiz! Tam da bu koordinatlarda toplumsal yapının durmadan üreterek, çoğalttığı “erkeği öldürmek”tir asli görev(imiz)! “Toplum olarak, erkeğin zorbalık hakkıyla yüzleşmek zorundayız. Aile kurumundan hukuka, milli savunmadan iş hayatına; öncelikle bu haktan vazgeçmek zorundayız… Dinamik toplumumuz, erkeğin zorbalık hakkıyla yüzleşmek zorundadır…”[7]
“SONUÇ” NOTLARI
Kadın(lar), hangi toplumsal kesimden olursa olsun, sadece kadın olduğu için ezilendir, sömürülendir, şiddete maruz kalandır! Kadın(lar), bedeni erkek siyasetine alet edilendir. Kendi bedeni üzerinde erkeğe, aileye, topluma, millete, devlete tasarruf yetkisi verilmiş olandır! Doğduğu andan başlayarak, yaşama tutunmakta, eğitimde, sağlıkta, istihdamda, kaynakların paylaşımında ayırımcılığa uğrayandır. Bu ayırımcılığa karşı amansız mücadele verenlerdir. Bu tabloda ataerkil düzen ve kapitalist sistem sürekli birbirini besleyerek ve birbirini yeniden üreterek kadını ikincil konuma mahkûm ederken; onu var eden zemine yönelmeyen bir kadın hareketi, kadınların kurtuluşundan söz edemez ve etmemelidir de… Tam da bu eksende kadın hareketinin -tartışma ve ayrışmalarıyla da olsa- giderek güçlendiği coğrafyamızda her şey giderek daha da yerli yerine oturacaktır. “Sistem feminizmi yedeğine alıyor”ken;[8] veya Aksu Bora’nın, “Feminizm ile sosyalizmin mutsuz evliliği”ne dikkat çekip, “Arkadaş olsak yeter!”[9] dediği koordinatlarda başka türlüsü de mümkün değildir!
25 Şubat 2010 14:41:31, Ankara.
N O T L A R[*] Demokratik Kadın Hareketi Bülteni, No:10, Eylül 2010… [1] Leyla Ersin. [2] Ali Muhammed Fahru, “Pantolona Kırbaç Arapların Kadına Bakışının Göstergesi...”, Kuds ül Arabi, 10 Eylül 2009. [3] Nicola Clark, “Kadınları Yönetim Kurullarına Almak”, International Herald Tribune, 28 Ocak 2010. [4] 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika’da dokuma işçisi kadınlar, ayrımcılığa ve insanlık dışı çalışma koşullarına isyan etti. Aradan 53 yıl geçtikten sonra, 1910 yılında İkinci Enternasyonal Kadınlar Konferansı’nda Alman delege Clara Zetkin’in önerisiyle, 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilan edildi. 1977 yılında da, Birleşmiş Milletler, bu günü, Dünya Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü olarak kabul etti. [5] Çetin Altan, “… ‘Kadınlar’a Sövgü Şampiyonluğu”, Milliyet, 11 Şubat 2010, s.4. [6] Emre Kongar, “Kadınlarını Öldüren Toplum, Kadınlarını Koruyamayan Devlet”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2009, s.3. [7] Yıldırım Türker, “İmparatorlarda n Kurtulmanın Zamanı”, Radikal İki, 1 Mart 2009, s.1-4. [8] Sosyalist Feminist Kolektif, Mesele, No:27, Mart 2009, s.14-21. [9] Aksu Bora, “Feminizm ile Sosyalizmin Mutsuz Evliliği: Arkadaş Olsak Yeter”, Birikim, No:244/245, Ağustos-Eylül 2009, s.110-114. Enternasyonel forum |