Bir düş gördüm…
Olmazı olur kılar mı? Zaman denilen boşluğa asılı kavram! Bilincin en berrak anında düş kurulur mu? Yüzlerce, onlarca sohbet ederken! Bir düş kurdum olmaz zamanın çarkları arasında. Oysa, düşlerim gizemlidir bilincimim zulasında! Bir dünya yarattım, kalebent değildi ruhum için. Tüm sınırları yağmalanmış, bilincim gibi açık ama yanılsamalı. Ülkeler hayal ettim sonu …istan ve ye(a) ile biten, sınırları olmayan. Simgelerden soyutlanmış, biyatçılığın duvarları devrilmiş. Yanlışlar sorgulanıyor, eksiklikler ortaya koyuluyor, özgürce düşünüyor insanlar, dogmalar alt üst olmuş. Kızlar en az erkekler kadar özgür. Şemsi Tebriz nereden geldi düşüme, Mevlana nerede pusu kurmuştu? Yine kabaydı Şems, her şeyiyle dobra dobra. Yavşama yoktu bakışlarında ne de sözlerinde. Bir kez daha vurdu tekmeyi Mevlana’nın kutsal kitaplarına. Mevlana panikledi, ürktü, üzüldü, elini soktu havuza kitapları kurtarma telaşına düştü. O anda dönüp Şems’e, “senin uğruna tüm kitaplarımı yok etmiştim. Ama bunlar en özeli, korunması gerekenleri idi” gözlerine baktı sustu ve devam etti; “Sen anlayamazsın bunların anlamını kaba adam” demek istedi. Şems Mevlana’dan önce uzattı ellerini havuza, verdi değerli kitapları Mevlana’ya. Mevlana üzüntüyle, “el yazmasıydı hepsi, şimdi akmıştır boyası, artık bilinmez bunun bilgisi”, dedi. Ama eline aldığında kitaplarını, şaşkınlıkla gördü ıslanmadığını. Şems yine o doğal kaba haliyle, sen de bunu anlayamazsın. Ama bil ki orada yazılı dediğin tüm bilgiler “geçmişin kayıtsız şartsız doğruları olsa bile, geleceğin tartışılmaz yanlışlarıdır. Ben senin kitaplarını belki anlamam ama sende bu kitapların kuruluğunu anlayamazsın!” Ve bir düş gördüm, herkes birbirini anlıyor, saygı duyuyor özelliklerine…
Bir düş gördüm, asılıydı zaman boşlukta! Yine batıdayım ve bir berber çırağı şöyle sesleniyordu kendi kendine: “Polisin attığı gaz bombasını geriye atan çocuğu gördüm. Ve o an o kareyi Filistin’de ki çocuklarla harmanladım yüreğimde. Ve dedim ki, “atmayacaktı da ne yapacaktı? Ve o bir çocuk… sonra berber kendi parmaklarına bakıp, onların tek tek yere düşüşünü izledi. Ve benim de parmaklarım koptu kökünden, kan içinde beynim. Canım yandı, batıdaki çocuğa da, parmakları kopan Hakkârili çocuğa da.
Afrika’da bir çocuk elinde boyundan büyük silah, yaş ortalaması 15 bile değil. Ezilen sınıflar birleşmiş, anahtar vurmuş silah fabrikalarının kapısına, o çocuklarla beraber çember çevirip, tatmadıkları şekerlemeden yiyorlar. Kaderleri ve tenleri gibi karaya bürünmüş maden işçisi çocuklar var bir tarafta yaşları on bile değil. Can güvenliği en üst noktaya ulaşmış, teknolojinin her türlü nimetinden yararlanan bir madene dönüşüyor. Yetişkinler geliyor, çocukların ellerinden kürek ve kazmalarını alıyor. Sırtlarındaki kömür küfeleri tek tek yere atılıyor.
Bir düş gördüm, öğle vaktinin bilinci açık, ışıkları yanıltıcı, yedi rengi harmanlamış yüreğinde. Bir baba gördüm batıda. Okurken gazetesinde yazmayan bir haberi, yüreği derinden sarsıldı. Mardin’de bir kıza tecavüz edilmiş, hem de yıldızlar parlarken giysilerden. Onlarca erkek, hırıltılarla kirletirken bir bedeni, çoktan yitip gitmişti kızın ruhu. O anda çağırdı yanına kızını, okşadı saçlarını ve dedi ki; “Bu senin suçun değil bebeğim. Sarıldı kızına gözyaşları ile ruhunu ve bedenini kutsadı tekrar. Tertemiz alnından yüzlerce kez öptü, Mardinli kızı öper gibi.
Bir düş gördüm, onlarca insan sesi arasında kendimi soyutlayarak. Yine batıda bir yerdeyim, simgelerin köleliği silkelenmiş, cam kırığı gibi anlamsız semboller. İnsanlar yürüdükçe üzerinde, feryat edip kuma dönüşüyor her biri. En ön sıralardan yeni askerden gelmiş biri bağırıyor: “Koşulları zordu, doğa bile zordu orada. Birde biz zorlaştırmıştık onların yaşamını. Silahlarla yürüdük üstlerine, tek gücümüzün silahlar olduğunu sandık. Keşke çiçeklerle yürüyebilseydik ve tüm bize yüklenen öfke sembollerini yok edebilseydik. Bir öğretmen destekledi onu; üç yıl kalma zorunluluğum vardı, ama ben kaçmadım, yıllardır okşamaktayım o çocukların saçlarını. Her gün “ne mutlu türküm” dedirtmedim, “ne mutlu insanım” sözü daha doğruydu. Bir doktor destekledi onu; “sevgiyle dokundum her hastama. Yüzyılların yarasını sarmaya çalıştım, gülüşümü “merhem” yaptım, hümanist tarafımı “hap”. Günlerce verdim bunu insanlara, bakmadım onlara nefretle. Yılın yarısında kaçmak yerine, cumartesi pazarımı da harcadım insanlık adına. “
Bir düş gördüm, uyurken bilincim henüz terk etmemişken beni. Güneyde ve doğuda yüzlerce kitapevi açılmış cemaat evi yerine. Bir düş gördüm, efendilerin iğrenç nefesleri kokmuyordu, silahlar konuşmuyordu. Aydınlanmış insanlar, pırıl pırıl parlayan bilinçler. Kimse biat edin demiyor, kayıtsız şartsız itaat diyen yok. Koltuk ve mevki uğruna gençleri silahlandırıp ölüme yollayanlar yok. Çocukların yüzleri tanklara karşı değil, güneşe doğru dönmüş her biri günebakan çiçeği gibi. Ellerinde taşlar ve sapanlar yerine kalem ve sevgi var. Toprak filizlenmiş, doğa gülümsüyor, barajlar yok edilmiş doğa yağmalanmıyor. Sokak hayvanları bile geçerken karşıdan karşıya, selam veriyor insanlara saygıyla.
Yozgat da bir genç, yok saymış yüklenilenleri, “tabii ki konuşacaklar ana dillerini. Tabii ki yazacaklar ve okuyacaklar hatta o dille öğrenecekler, bu insan olmanın olmazsa olmaz şartıdır” dedi. Ve bir düş gördüm, en uyanık anımda, insanlar kendi hataları ile yüzleşiyor önce. Sonra sorguluyor karşısındakini. Süpürmüş herkes kapsının önünü ve evinin içini. Tertemiz bir Dünya görüyorum, olur olmaz zamanda. Kendilerine yapılan saldırıları ve asimilasyon çalışmalarını çöpe atmış insanlar, başkalarına uygulamak yerine. Ve insanlar gördüm, dünya üzerinde ki tüm insanların birleştiği bir toplantıdalar. Sırası gelen öne çıkıyor, önce ayaklarını ve ellerini mühürlüyor. Hallac-ı Mansur gibi dara durup, hataları ile yüzleşiyor. Başlar öne eğik, herkes suçunu biliyor ve birbirini suçlayıp bağırmıyor. Sonra kucaklaşıyor insanlar, dil, din, ırk, mezhep, milliyet tüm kavramlar yok olmuş, cinsiyet denilen içgüdüler bedenleri terk etmiş, ne kadın var ne erkek, ne çocuk var ne hayvan, herkes ışık olmuş üstelik renksiz, omuzlarından öpüyorlar birbirlerini ve diyorlar ki, “iqrarınız (andınız) hayırlı olsun, sonsuz olsun, kadim olsun” Bir ağaç sarılıyor insana, bir insan suya ve güneşe, sonra ….
Bağırdım yaratılanların hepsine, düş kurun. Hem de en olmayacak düşü, yıkın olmazın sınırlarını. Örneğin tanrı olun! Yaratın yeniden muhteşem düzeni. Yok sayın tüm peygamberleri, siz kendinizle yüz yüze gelin, saklanmadan, saklamadan. Bir düş kurun, hem de en olmadık anda ve en olmadık düşlere gebe bırakın bilincinizi ve yüreğinizi. Ve hiç “pis……” sözcüğü olmasın bu düşte. Ve bir düş kurun, sevda üzerine kurulu olsun temelleri… Canımsın dediklerinizi harcamayın, başkaları için. Ve düşlerin en güzelinin, en doğalının ve en güçlüsünün olduğu ana dönün. Çocuk olun, çocuklaşacak kadar sevdalı olun… Benim gibi… Senin gibi… Onun gibi… Ağaç gibi… Toprak gibi… Elini açmış rüzgâr gibi kolları ile sarmalıyor beni… Ve bir düş gördüm…
öfke ve umut |