“AN”LARDA YÜRÜYEN İZLER
Yazar GÜLŞEN ŞİMŞEK   
05/03/2010
 

Haberi aldığımdan beri uyku girmedi gözüme. Döndüm durdum yatağın içinde. Sabaha karşı balkona çıkıp bir sigara yaktım. Bütün kent derin uykuda. Benimse “yıllardır içimde sakladığım duygularım uyandı; bitti, öldü” dediklerimdi bunlar. Yüreğimin bir köşesine tutsak ettiğim duygular şimdi ayaklandı; bebekliğimin, çocukluğumun, genç kızlığımın, anneliğimin üstünde yürüyorlar. Boşlukta yankılanan sesim balkon demirlerine çarpıyor. Duyuyor musun?

 

***

 

Bebek ellerim uzanıyor, alacakaranlığına sabahın. Uyuyorum mışıl mışıl, tahta beşiğin içinde. Yüzüme batan bıyıklarınla uyandım. Ağlamıyorum. Belki daha da fazla öpüp koklayasın diye.

Sen yoksun, ellerin yok; beni havalara zıplatan. Kocaman, güçlü, tombul ellerin. Bir türkü sesi kayboluyor sesinde. Gerilerden çalan eski bir plak gibi. Sen yoksun. Bir günlük bebekken öptüğün gibi, beni burnumdan öpsene baba.

***

 

Geçmişimden kaçmak istiyorum. Geçmiş, uzun bir maraton geriye doğru. Zor geliyor kaçmak. Bacaklarım tutmuyor, yoruluyorum. Bağıra bağıra ağlasam diyorum, niye ağladığımı bilmeden. Çocukluğumdaki gibi ‘Bir avuç akide şekere, oyuncak bebeğe kanarım’ desem; susturur musun beni?

Hayır, geçmişimden kaçmak değil, geçmişime dönmek istiyorum. Bırakın, indirmeyin salıncağımdan. Bitmesin an. Ömrümde bir kez, hiç olmazsa bir kez sallanayım doya doya. ‘Haydi daha hızlı, daha hızlı… salla beni.’ İnmeyeyim bu salıncaktan. Zincirleri gökyüzünde bir ileri bir geri…

***

 

Yoktun. Korkuyordum. Korkuyorduk. Dört kardeş yer yatağında birbirimize sarılarak uyuyorduk. Bir sabah uyandık ki sen gerçekten yoksun. O günden beni kişiler, kişilikler, roller birbirine karıştı. Birbirinin içinde kayboldu. Unutuldu. Annem baba oldu, ben anne…

***

 

Sınıfımı geçerken aldığım takdirnamelere hep başkaları “aferin” dedi. Matematikten aldığım kırıklar için kimse kulağımı çekmedi. Kimi zaman bayramlıklarım oldu, kimi zaman da olmadı. Dört kardeştik ya, annemin maaşı yetmedi. Çoğunlukla yoksul yaşadık. Çorbamızı aynı tastan kaşıkladık.

 

***

 

Fiyakalı, şık, yakışıklı babam. Her zaman lüks yaşadın. Açık maviden yeşile çalan “Murat 124” marka gıcır bir araban vardı. Gözlerim yollarda kalır, o arabayı arardı. Gelmedi… Hiç gelmedi. Sahi o araba nereye gitti?...

 

***

 

Ortaokul birinci sınıfa geçmiştim. Bir gece sokakları askerler sardı. O sabah annemi yoldan çevirip eve gönderdiler. Darbe olmuştu! “12 Eylül Darbesi.” Askerler yönetime el koymuştu(!)

İlk çocuk şiirlerimi ‘paşalara’ yazdım. Büyüklerim, okutturup okutturup alkışladılar.

 

***

 

Oturduğumuz mahalle bir garipti. Yoksulluk ve cehalet diz boyu. Dedikodu çoktu. Okul tiyatrosunda oynadığım için “orospu olur bu kız” dediler. “Babasız yetişiyor” diye annemi dolduruşa getirdiler. Annem günlerce huzursuz yattı. Garibanlığına, çaresizliğine, sahipsizliğine ağladı.

Bir günde karar verdi. Evi sattı annem. Eski, döküntü kömür kamyonuna yükledik göçümüzü. Dayılarımın yanına taşındık. Artık sahipliydik. Akrabalarımızla iç içeydik. Dayılar, yengeler, teyzem, kuzenler bir aradaydık. ‘burası neresi?’ diye sordum. Çinçin’miş oturduğum semtin adı.

Kırsal bir alandan, hareketli, çok renkli acayip bir yere geldik. Burası bana insanları, yaşamı, dünyayı öğretti. Beni sorgulamaya, karşılaştırmaya, düşünmeye  ve kitaplara itti.

Anılarımda gururla hatırlayacağım Çinçin, karanfil kokusu verir bana. Çinçin’de yaşamaktan, insanlarını tanımaktan, yoksulluktan, utanmadım. Sevdim. Hâlâ benim için özel bir yeri vardır Çinçin’in, hayatımın sinemasında.

 

***

 

Küçük kardeşimin ateşlenip zatürre geçirdiği günler dışında seni hiç aramadım baba. Belki sana değil de arabana ihtiyaç vardı. Belki de “babasının arabası” olan bir çocuğun arkadaşlarına övünme ihtiyacıydı.

***

 

Çinçin’de dört buçuk yıl kaldıktan sonra, her tarafı ağaçlık, seyrek evleri olan Toklubağları’na, iki odalı bir eve taşındık. İnşaat halindeydi evimiz. Kapısı yok, penceresi yok, perdesi yok, sıvası yok…

Annem her zaman kafasına koyduğunu yapardı. Sattığı evin parasıyla arsa almış, temelini mahalleli, yeni komşularımızla birlikte atmış, biriketten iki göz oda ancak yapmıştı. Evi kullanıma hazır hale getirene kadar çok uğraştık. Yıllarca gaz lambasıyla oturduk. Suyu mahalle çeşmesinden taşıdık.

O evde, gerçekten ‘biz olmayı’ öğrendik. Mutluluğu yaşadık. Yıllarca hiç aklımıza gelmedin baba. Alışmıştık iyice yokluğuna. Yaşamın akışı içinde özlemlerimiz körelmiş, terk etmeler, hüzünler, ayrılıklar olağanlaşmıştı. Görmeye görmeye, anmaya anmaya, unutmuştuk seni.

Biliyor musun baba?... Yabancı bile olsan bizi tanımaktan mutlu olurdun. Hepimiz herkesin “örnek” aldığı gençler olmuştuk. Öyle diyordu mahalleliler. Neydi örnek olmak ya da almak? ... Şimdi gülesim geliyor bu kelimelere.

***

 

Sağdan soldan dünürlerimiz çıkıyor; küçük büyük demiyor, istemeye geliyorlardı. Çocuktuk, genç kız bile olmadan… Evliliği, erkeği, sevdayı tanımadan. Yazgılarına acıdığımız kızlar gibi tezden kadınlaşıverecek, çoluğa çocuğa karışıverecektik. Çocuk beynimiz ve yüreğimizle… Yıl; bin dokuz yüz seksen dört, burası; başkent Ankara.

Çilekeş, acılı, bir o kadar da güçlü, dürüst, aydın kadındı annem. Okutup iş güç sahibi yapmadan, biz istemeden evlendirmek istemedi. Okuttu gücünün yettiğince. Şimdi hepimiz meslek sahibi diplomalılarız; ama hâlâ öğrencileriyiz, diploması olmayan yaşamın.

 

***

 

Sevdim baba. Senin annemi ve hayatına giren diğer kadınları sevdiğin gibi. Senin gibi şiirler ve sayfalar dolusu mektuplar yazacak kadar; hem de otuz altı yıla hükümlü ‘Marksist bir militan’ı. Dal gibi üniversiteli bir oğlanı çok sevdim baba.

Onunla birlikte zoru sevdim. Savaşmayı. Çabalamayı. Dünyayı, memleketimi, insanları… hiç ayrım yapmadan, sorgusuz sualsiz, çıkarsız. Tüm yüreğimle.

Herkes gibi sen de üzülmüş: “başında olsaydım vermezdim” demiştin. Dinler miydim sanıyorsun? Altı yıl nişanlı kaldım. “Bir kitap düştü yere, kapandı bir pencere, ayrıldık.(*)

***

 

Hayal meyal hatırlıyorum seni. Saçlarına düşen aklar çoğalmıştı, biraz göbeklenmiştin. Düğün günümdü. Kocamı ilk kez orada, düğünümde tanıdın. Bana acıyarak baktın. O gün bir de bilezik taktın ve sessizce ayrıldın. O bakışların izleri hâlâ gelin çiçeklerimde. Bakışın o bakış, susuşun o susuş oldu. Bir daha hiç duymadım sesini. Birkaç fotoğrafın kalmış eskilerden.

Sokakta görsem tanır mıyım? ... Ses tonun değişmiş midir? Anlamı annemde gizli simsiyah gözlerin…

Ellerini tutmak istiyorum baba. Ellerin buruşmuş mudur acaba? ... Damarları dışında mıdır? ... Esprili misin hâlâ? ... Sohbetin tatlı mıdır? ... Kokun nasıldır acaba? Başımı dizine koysam, kedin olsam dokunur musun saçlarıma?

Annemi, anne gibi; babamı baba gibi tanımak istiyorum. ‘Çocuk olmak istiyorum.’ Sekiz yaşındaki kızım, on yaşındaki oğlum gibi.

 

Anneme çok kızıyor, bazan nefret ediyorum. Bizi bu denli saf, içten, yalansız yetiştirdiği için. Sen olsaydın yanımızda yüreğimizle değil, aklımızla bakardık yaşama. Bizi uyarırdın biraz kurnaz, uyanık, fesat, çıkarcı olabilseydik; bu kadar üzülmezdik. Yaşadığımız topluma yabancılaşmaz, yalnız kalmazdık. Korurdun bizi. Böylesine hayal kırıklığı ve sarsıntılar yaşamazdık.

 

Duydum ki baba; beş vakit abdest alıp namaz kılmaya başlamışsın (!) Bize kaybettirdiğin yılların hesabını veriyormuşsun. Vicdanının acısını hafifletip öteki dünyaya yatırım yapıyormuşsun. Söyle kim verebilir? ... Çocukluğumuzdan çalınan yılları… Hangi adalet? Hangi ibadet? ... Hangi Tanrı?

***

 

Bu bayram yine çocuklarım soracak: “Anne, dedemiz çok uzaklardan gelecek mi?”

 

***

 

Eylül’ün gecesi gündüze dönüşüyor. Ortalık iyice ağardı. Balkondaki betonunun çatlağından kafasını uzatan ota takıldı gözüm. Bakıştık ve sessizce selamlaştık: “Yeni doğan güne merhaba!”

   

(*) Nazım Hikmet’in şiirinden.